Kancanın ucundaki Kandilli
Radikal · 5 Eylül 1999
Kamuoyu oluşturmanın haber ve iletişimden başka yolu yok. Hal böyle olunca, yazılı ve görsel basına da sivil toplum örgütlerinin Türkiye'nin tevekkül çivisine asılı makus talihini silkelemek çabasında bir gayret payı düşüyor. Medyanın belgeselliğe ayırdığı
orana önem verip artırması, çok çarpıklığı düşüp kırılmadan düzeltebilir. Medyanın bugünkü haber anlayışını, 'Konu, haberleştikten sonra gündemdir' formülüyle özetleyebiliriz. Örneğin Tüpraş'ın stratejik ve teknik profilinin yangın sırası ve sonrası enine boyuna irdelenmesi gibi. Ben Tüpraş'ın yangına ve depreme karşı nasıl korunduğunu, daha doğrusu korunamadığını yangın öncesinde bilmiyordum. Oysa Marsilya'daki en büyük Fransız rafinerisinin gece gündüz ve bizimkiler gibi bırakıp kaçmaya değil, 'canı pahasına' savunmaya koşullanmış 500 kişilik itfaiye ekibi tarafından korunduğunu biliyordum. Marsilya rafinerisindeki her deponun kaç köpük topu tarafından çevrili olduğunu, rafineri yüzünden ülkenin en büyük Canadair, yani yangın söndürmede kullanılan uçak üssünün ve yine ülkenin en büyük itfaiye garnizonunun bu bölgeye konuşlandırıldığını öğrenmiştim. Çünkü, Fransız devlet televizyonu Marsilya rafinerisi hakkında bir buçuk saatlik bir belgesel yayımlamıştı. Türkiye kamuoyu ise, TÜPRAŞ'taki tüm yeterlilik ve yetersizlikleri deprem sonucu çıkan yangın sırasında öğrendi. Eğer medya, Tüpraş hakkında bir belgesel yapıp yayımlamak zahmetine katlansaydı, yönetimdeki rezaletin, beceriksizliğin ve eksikliklerin hiç olmazsa bir bölümü 'yangından önce' giderilmez miydi?
Topkapı Sarayı'nın hırsızlığa karşı nasıl korunduğunu, daha doğrusu korunamadığını ne zaman öğrendik? Önceki gün değerli bir Kur'an çalınınca nihayet Topkapı Sarayı'nın ne kadar zavallı olanaklarla donatıldığı da gündeme gelebildi. Peki sizce, Topkapı Sarayı'nda hangi parçaların, hangi teknikle ve nasıl bir ekiple korunduğunu haber yapan bir belgesel, hırsızlık olmadan da ilgi çekmez miydi? Yetersizlikleri vurgulayan bir röportaj, o yetersizliğin üstüne gidilmesini sağlayarak da başarılı sayılmaz mıydı?
Türkiye'nin makus talihini tevekkül kancasından kurtarabilmek için medyanın haber anlayışını da: 'Doğru dürüst irdelenen her konu haberdir' olarak değiştirmesi gerekiyor. Bilinçlendirmek ve bilgilendirmek bu demektir zaten. Üstelik kamuoyu da artık böyle bir bilinçlenmeye hazır. Örneğin, deprem sonrası basının gözünden kaçan bir kumpası eşeleyip ortaya çıkarmanın tam zamanı: Bugünlerde tüm toplum açısından taşıdığı önem artık iyice anlaşılan Kandilli Rasathanesi'ni Boğaziçi Üniversitesi bünyesinden alıp TÜBİTAK'a bağlayacak bir karar alınmak üzere. Acaba neden?
Şu andaki konumuyla Kandilli Rasathanesi, müdürü Boğaziçi Üniversitesi tarafından atanan bir öğretim görevlisi olan özerk bir kuruluş. Özerkliğini, değerli bir bilim adamı olan Prof. Ahmet Mete Işıkara'nın üslubunda gösterdi. Işıkara, devletin 'işi büyütmeyelim' alışkanlığıyla kullandığı 'ağır ol da molla desinler' üslubunu değil de, kesinlik ve yanılgı paylarıyla bilimin verilerini, üstelik doğrudan kamuoyuna aktardı. Başka bir müdür de olabilirdi. Ama bugünkü konumuyla Kandilli yönetimi, bir bürokratın olamayacağı kadar açık sözlüydü. Devlet deprem sırasında Kandilli Rasathanesi'nin önemli bir yer olduğunu ve kendisinin oraya pek de hâkim olmadığını anladı. Şimdi, belki
Işıkara'nın da haberi yoktur, çünkü kendisiyle konuşmadım; Kandilli müdürünün sırtını aslansın, kaplansın diye sıvazlayarak rasathaneyi TÜBİTAK'a bağlamaya çalışıyorlar. TÜBİTAK, bildiğiniz gibi devlete bağlı bir kurum. Sizin anlayacağınız sevgili okurlar, bundan böyleki depremler 'devlet denetiminde' olacak. Kimse panik yapmayacak ve herkes mışıl mışıl yatağında uyuyacak. Deprem sırasında Richter ölçeği ters dönebilir ve örneğin 9 katsayısı 6 ilan edilebilir, ne gam. Yanlış hesap ABD'den dönene kadar ölen ölür, kalan sağlar artçılara geçmiş olur nasılsa.