Pilav ve kaşık
Radikal · 15 Eylül 1999
Yaşamda her şey ödenir. Her şeyin bedeli, yaşarken ödenir üstelik. Cömert ve hovarda olduğumuzdan mıdır nedir; biz Türkler almadan vermeye alışık, dolayısıyla verilmeden almaya yatkın ve alınanın da, verilenin de karşılığında bir bedel ödenmesi gerektiğini unutmaya hazır bir halkız.
17 Ağustos'taki depremi de unutmak istiyoruz. Ama belki de ilk kez, afet kendisini unutturmuyor. Biz ki Erzincan'dan Varto'suna, Adana'sından Adapazarı'na tüm depremleri unuttuk. Toprağa yüz binlerce can verdik, kafamıza sokacak bir bellek edinemedik. Hep kafamızı sokacak bir hane peşindeydik. Nisyanla malul hafızamız, ne fay hattını öğrenebildi, ne de zamana dayanmayı. İşte bu kez toprak yere vura vura öğretiyor gerçeğini. Ödetiyor unutkanlığımızın bedelini. Onun yasaları başka.
Suçlu suçsuz, çocuk büyük, sorumlu sorumsuz ayırt etmiyor, hatayı bağışlamıyor, akılsızlığı hoşgörmüyor. Otoriter bakan, "Okullar açılacak!" diye mi buyurdu? Terater toprak bir sallıyor, okul mokul kalmıyor. İleri gelen yetkili sorumlu, "Evlerinize girin!" mi dedi? Artçı kalan etkili deprem bir çarpıyor, bırak dışarıda yatan biçareleri evlere sokmayı, içeri girenler pencereden, balkondan atlayıp haşat.
Toprak, yanlış hesapların faturasını ödetiyor. Bizler, bu hesapta unutkanlığımızın bedelini ödüyoruz. Devlet Planlama Teşkilatı'nın kurucuları Atilla Karaosmanoğlu, Osman Nuri Torun ve Nejat Erder gibi isimler, 1960-65 yılları arasında Prof. Timbergen'in raporuna dayanarak İzmit Körfezi bölgesinin ağır sanayiye açılmasına karşı çıkmışlar ve beş yıllık plana almamışlardı. Çünkü raporda, 'Fay hattındaki bu bölge sanayileşecek olursa, büyük bir göçe sahne olur. Nüfusu çok artar. Deprem durumunda yalnız sanayi zarar görmez, büyük insan zayiatı da verilir' deniliyordu. Bu insanlar, Başbakan Ekrem Alican tarafından 'komünistlikle' suçlanınca DPT'den istifa edip gittiler. Ve 1965 yılında, bugünkü Cumhurbaşkanımız Süleyman Demirel'in: "Bize plan değil, pilav lazım" sözüyle plan rafa kalktı ve İzmit Körfezi sanayileşmeye açıldı.
Galiba toprak pilav yemesini bilmiyor. Babalıkların ve alıkların plansızlığından haberi yok. O kendi planını izliyor. İşin kötüsü, toprağın planını bilmeye de bizim üvey sülalenin yarım aklı yetmiyor. Zaten biz de kurnazlıktan akıl, iskele babasından vekil olmayacağını bir türlü öğrenemedik. Dönüp dönüp onları seçmekle yıkılıp ölmek arasındaki ilişkiyi hâlâ daha kuramıyoruz. Pilav babanın, kaşık doğanın derken, dibi delinen tencerenin bizim olduğunu hep unutuyoruz. Politikacı sözünü unutuyor. Belediye imzasını unutuyor. Bürokrat denetlemeyi unutuyor. Mühendis proje, müteahhit betonarme yapmayı unutuyor. Ama unutmayanlar da var aramızda. Dün mafya olanlar, iktidara gelince mafyayı affetmeyi unutmuyorlar.
Kadıncağız gece yarısı telefona sarılmış, "Yetişin!" diye inlemiş ağlamaklı. "Kocamın başı ağrıyordu iki aspirin aldı, midesi yandı şurup
içti, ateşi vardı fitil koydu, astımı tuttu sprey sıktı, burnu aktı damla damlattı, derken, canım sıkıldı deyip, bir sigara yaktı...İşte o zaman doktorcuğum, müthiş bir patlama oldu!"
Biraz bizim öykümüz değil mi, sevgili okurlar? Kabakları kelle, yalanları doğru belledik, köşe döneriz diye hırsıza uyduk, pilav kaşığını hep uğursuzun eline tutuşturduk, verdiklerini yedik, vermediklerini yuttuk, gerçeği söyleyeni kovduk, belge yerine üçkâğıda göz yumduk, bilim deyince canımız sıkılıyordu; fay hattına oturup baca tüttürmeye kalktık. Toprak çatladı.