Gazeteci, yazar, köşe yazarı Mine G. Kırıkkanat

Tüm gazete yazıları / 1999

Spastik devlet

Radikal · 18 Eylül 1999

Korkunun metresi yok. Sevginin de kilosu. Türkiye'den üç bin kilometre uzakta, her gece sallanarak uyanıyorum yatağımda. Bilmiyorum sevdiklerimin, aynı sütü emdiğim, aynı kanı taşıdığım insanların yanında olsaydım, birlikte göğüsleseydik korkuyu, bunca acı çeker miydim? Hani neredeyse, deli demeseler ya da işimden etmeseler, atlayıp geleceğim, "Ne olursa olur, birlikte oluruz!" diyeceğim. Uzakta olmanın verdiği çaresizlik, şimdilik delilikten bir önceki eşikte tutuyor zavallı aklımı: feylezoflukta.

Ülkemde olup biten rezilliği (Hangi birini sayayım? Tam bir ay sonra hâlâ aç, açık ve ilaçsız kalan depremzedeleri mi, yeni ihaleler alan cani müteahhitleri mi, depremzede yardımlarını iç eden hırsızları mı, prefabrike konut hammaddesine zam yapan çakal sanayicileri mi, hangisini?) izlerken, biz kimiz, nereden geliyoruz, nereye gidiyoruz gibi feylezofça sorular takılıyor kafama. Tabii gerçek feylezof olmadığım için, hemen akabinde ünlü Fransız komiği Pierre Dac'ın verdiği yanıtı anımsıyorum: "Ben benim, benim evden geliyorum ve oraya dönüyorum!"

Türkiye'de deprem sonrası yüz binlerce kişinin artık bu soruyu, bu basit mantıkla açıklamak şansı yok. Ama evi yıkılmış olsun olmasın hepimiz, hep bir ağızdan: "Biz biziz. Bizim viraneden geliyoruz ve oraya dönüyoruz!" diyebiliriz. Çünkü geldiğimiz ve döndüğümüz yer manevi bir virane; bir moral iflası yaşıyoruz, ruhumuz harabe.

Söyleyin bana dostlar, niye bu kadar çok hırsız var Türkiye'de? Nereden bulup çıkardık bunca cani müteahhidi, rüşvetçi memuru, ahlaksız olmadığı zaman yeteneksiz politikacıyı? Hangi tarlada ürettik böylesine iri çeteleri, nasıl ve ne zaman suçluların sayısı suçsuzları aştı bu ülkede?

Kim doğurdu bu spastik devleti?

Başı çarpık, gözleri şaşı, olur olmaz yerde dilini çıkaran, salyasını tutamayan, eli ileri giderken kolu arkaya kıvrılan, bir bacağı sola, bir bacağı sağa savrulan, omuzu önü gösterirken kalçası geriye kaykılan bu özürlü yaratık, devlet mi? İlacın, doktorun, hastanenin bittiği yerde 'yabancı istemezük' diye hastane gemilerini geri gönderen, güya kurtardığı 147 depremzedeyi hastanelerde kaybeden sağlık bakanlığının durmuş Osman'ı bakan mı? Üstü şişhane derken altı kaval üfüren, birbiriyle bağlantısız mevkiler, koltuklar, makamlar, kriz içindeki kriz masaları, kendisi hilali ahmere muhtaç Kızılay, tamtakır afet fonları ve hepsinin başına yerleştirilen çapulcu takımları, spastik değilse nasıl bir devletin malı? Hileli ihaleler, soygunculara verilen primler, bir yerde ve aynı zamanda, "Benim memurum işini bilir!" diye boğaz tokluğuna çalıştırılan insanları suça iten ve "Bir kere delinmekle bir şey olmaz!" diye kendi yasasını çiğneyen devlet anlayışının marazi uzantıları değil mi?

Hayır, biz doğurmadık bu devleti. Bu illet, Türkiye'deki sakat kafalar tarafından yaratıldı. Ve ne yazık ki o sakat kafaların sayısı, parlamentodaki temsil oranları kadar, yani sağlamlara beş basar.

Vatanımızda azınlığız biz. Ve sayımızı azaltmak için ellerinden geleni yaptılar. Eli doğru olanın elini, dili doğru olanın dilini kestiler. Kendilerine benzeyenlere çoğalın, üreyin dediler. Çünkü üreyen çoğulun 'birey' değerini azalttığını biliyorlardı. Kapitalist diye, spastik bir devlet yarattılar. Ama bu enkazın altında onlar da kalacak. Çünkü artık her şey, hava, su, toprak spastik.