Gazeteci, yazar, köşe yazarı Mine G. Kırıkkanat

Tüm gazete yazıları / 1999

İki Türkiye

Radikal · 20 Eylül 1999

Bugünlerde Alman adaleti, 'Nuriye davası' diye bilinen mahkemede, bir Türk ailesinin tüm bireylerini yargılıyor. Alman gazetelerinde çarşaf çarşaf, bizim gazetelerimizin Avrupa baskılarında geniş yer verilen bu dava, belki korkunçluğundan, Türkiye'de fazla yankı bulmadı. Oysa dava dosyasını oluşturan canavarlık, olayı izleyen tüm Türkleri ve Almanları, Türklerin sosyo-psişik yapısını sorgulamaya itecek türden.

Yaklaşık bir yıl önce kocası Yusuf ve kayınpederi Durmuş'un koma halinde hastaneye bırakıp kaçtıkları Nuriye Bayındır, 22 yaşında bir kadın ve aylarca yoğun bakımda yaşamla ölüm arasında gidip geldikten sonra, Alman doktorlar tarafından iyileştirildi. Komadaki Nuriye'nin vücudundaki yanık ve yaraları kuşkulu bulan polis, genç kadın henüz komadayken kocası ve kayınpederini tutuklamış ve yavaş yavaş, iğrenç bir 'toplu sadizm' olayını ortaya çıkarmıştı. Almanya'da işçi olarak çalışan Bayındır ailesi, Türkiye'den gelin getirdikleri Nuriye'yi tam iki yıl boyunca 'eğlencelik' işkence metaı olarak kullanmışlardı. Bugün Nuriye, henüz iyileşmeyen yara izleriyle çıktığı mahkemede, bakın nasıl anlatıyor kendisine yapılanları: "Kocam ve kaynanam çarşıdan dört oklava aldılar, biri beni dövmek içindi. Bir gün kocam beni yatırıp ayaklarımı koltuğa koydu ve oklava ile tabanlarıma vurdu. O beni döverken, kaynanam Gülizar: 'Oklavayı ...sok,' dedi. Külotumu indirip kocam oklavayı soktu. O günden beri küçük ve büyük abdestimi tutamıyordum. Adımı sidikli domuz koydular..."

Nuriye'ye işkencede, kayınpeder ve görümceler de ayrı uzmanlaşmışlardı. Kayınpeder çırılçıplak soyup boğazını kabloyla sıktıktan sonra ırzına geçiyor, görümce Hüsne üstüne kaynar su boşaltıyor, görümce Esme ise kızgın ütü basıyordu. İşkence altında susadığı zaman çamaşır suyu içirilip, kaynanası tarafından dili tırnak makasıyla kesilen Nuriye; komaya girmeden önce, bir Alman onu dışarıda son kez gördüğünde: "Annem gelecek, beni yıkayacak, saçlarımı örecek," diye sayıklıyordu. Komşuların şikâyeti üzerine eve gelen polise, görümcelerden biri 'sağlıklı' Nuriye diye yutturulmuştu.

İşkenceci Bayındır ailesinde, tüm kadınların başı örtülü. Mahkemede, neden polise başvurmadığını soran hâkime: "Kadın olarak haklarımın olduğunu bilmiyordum," diyen Nuriye, artık mahkemeye başı açık çıkıyor ve Türkiye'den gelen annesi yıkayıp örüyor kızının saçlarını.

Davayı izleyen Almanlar ve Türkler, şaşkınlık içinde: "Bu caniler ne mene insan türü?" diye düşünürken, sonunda Alman yargıç bir yorum yaparak Türklerin sosyo-psişik yapısına teşhisi koydu: "Bu davada iki ayrı Türkiye görüyorum. Bir yanda çağın gerisinde kalmış, öte yanda çağdaş Türkiye'yi hissediyorum. Sanıklar ile izleyiciler arasında çağdışı ve çağdaş Türkiye'nin çatıştığı bir ilişkiyi yaşıyorum!"

Ah hâkim bey, ah... Kimbilir neler düşünüyorsunuz da, bu kadarcığını söylüyorsunuz. Siz bir de Türkiye düzeninin emanet edildiği çağdaş polisin yanlışlıkla pencereden düşürdüğü gazeteci cesetlerini, bacak kadar çocukların duvara yazı yazdılar diye kıçlarına sokulan copları, çağdaş Türk yargıçlarının hâlâ daha hapiste çürüttüğü aynı çocukların veremli ciğerlerini, namuslu aile kararıyla ağabeylere öldürtülen gencecik kızları, çağdaş kafaları otele doldurup yakan çağdışıları tanısanız, sadist Hitler'i munis ilan ederdiniz.

İyi ki deprem sonrası çağdaş Türkiye'yi de görmediniz. Eğer görseydiniz, Alman komşusu DSP, kayınpederi Sağlık Bakanı Durmuş, kayınvalidesi MHP'li, ANAP'lı ve DYP'li ihaleciler, görümceleri "Oh oldu, zaten Kur'an yazıyor," diye göbek atan şeriatçılar ve kocası yırtık çadır dağıtan Kızılay olan milyonlarca Nuriye ve Niyazi'nin kaderine yanardınız. İyi ki, iyi ki Bayındır ailesinin Nuriye'ye yaptıklarıyla, çağdaş Türkiye'nin bayındır sahipleri arasında bir ilişki kurmadınız.

Çağdaş Türkiye'yi yakından tanısanız, çağdışına rahmet okur, hüngür hüngür ağlardınız hâkim bey.