Çıplak Dali
Radikal · 26 Eylül 1999
Biliyorsunuz, Salvador Dali'nin İstanbul'da sergilenen resimlerine deli saldırdı. Ancak basınımız, ünlü ressamı 'Deli Dali' olarak lanse ettiğinden milletin kafası biraz karıştı ve delinin mi Dali'ye, yoksa Dali'nin mi bizim yerli deliye saldırdığı pek anlaşılamadı.
Salvador Dali aslında bir Türk'e, hem de yaşamında gördüğü ilk Türk'e 'saldırır' gibi yapmış, ancak söz konusu Türk'ün başarılı savunması karşısında geri çekilmek zorunda kalmış, çok akıllı, ama oldukça eksantrik bir dahiydi.
Yıl 1966. Yer Paris, adres ünlü Maxim's lokantası. Olayın kahramanı, güzeller güzeli bir sarışın olup, henüz 19 yaşında ve gülüşü çiçekli bir gazetecidir ve bir İngiliz meslektaşıyla yemek yemektedir. İçeri Salvador Dali girer. Yanında esmer, sarışın ve kumral çeşitlerden oluşan üç adet dişi, iki adet yakışıklı oğlan ve Chita adlı kaplanı vardır. Genç Türk gazeteci, yanındaki İngiliz'e dönüp: "Ah!" diye içini çeker, "Hayatımda en çok röportaj yapmak istediğim insan!" Kendisine eşlik etmekten gurur duyduğu anlaşılan İngiliz gazeteci garsonu çağırır, kulağına bir şeyler söyler. Garson gidip Dali'nin kulağına eğilir. Ünlü ressam derhal yerinden kalkar, ceketinin önünü ilikler ve bizim kahramanın önüne dikilir: "Matmazel, sanırım benimle röportaj yapmak istiyormuşsunuz!" Güzel Türk gazetecisi küçük dilini yutmak üzeredir, ama randevu 'vermeyi' başarır: Meurice Hotel'de kalan Dali'nin, elbetteki 'kral' dairesinde buluşulacaktır. Kahramanımız belirlenen saatte kapıdadır. Kapı bizzat Dali tarafından açılır ama... bizim gazeteci iki metre kadar havaya sıçradıktan sonra koridorun öbür ucuna kaçar. Çünkü Dali, 'çırılçıplak'tır!
Ünlü ressam arkasından bağırır: "Hani röportaj yapacaktınız?" Gazeteci koridorun öbür ucundan hıçkırır: "Ama çıplaksınız!" Salvador Dali hayretle önüne bakar: "Ah," der, "Gelin, gitmeyin. Benim de size soracaklarım var. Giyinmeyi unutmuşum, bir dakika bekleyin." Az sonra gerçekten, yelek ve fuların ihmal edilmediği biçimde giyinik olarak, ilk soruyu kendisi sorar gazeteciye: "Bu röportajı kabul etmemin nedeni, sizin hayatımda gördüğüm ilk Türk YARATIK olmanız. Bana Türkler arasındaki SODOMİden söz
edin, bu konuyla ilgili her şeyi bilmek istiyorum!"
Genç kahramanımız harıl harıl 'sodomi'nin ne olduğunu düşünmeye başlar. Acaba ekonomik bir durum mudur 'sodomi', yoksa sosyolojik ya da psikolojik bir vaziyet mi? Sonunda 'sodomi'yi bilmediğini itiraf eder. Dali boğulurcasına güldükten sonra bir çekmece açar, içinden çıkardığı resimleri gösterir gazeteciye. Sözcüğün 'ters ilişki' anlamına geldiğini masum gözleriyle gören genç kız, alı alı moru mor, Dali'nin yağmur gibi yağdırdığı: "Türkiye'de niye yaygın? Halkın yüzde kaçı uygular?" gibi soruların hepsine, "Bilmiyorum, bilmiyorum, bilmiyorum," dedikten sonra kendini toparlar ve sonunda: "Bakın Mösyö Dali," diye çıkışır, "19 yaşındayım, Türkiye'den geliyorum ve sizin için beni şoke etmek çok kolay, hiç yakışmıyor!"
Bu sade yanıttan sonra birdenbire başka bir insan olur 'deli' Dali. Karşısında tüm gençliği ve saflığıyla duran Zeynep Oral'a bir an bakar ve: "Şimdi hazırım," dedikten sonra sorduğu tüm sorulara düzgün ve terbiyeli yanıtlar verir. Arkadaşım Zeynep Oral, işte böyle bir tinsel taciz sonunda Salvador Dali ile röportaj yapan ilk Türk gazetecisi olmak başarısını göstermiştir.
Bugün Milliyet gazetesinde sevgili Zeyno da kendisinin kahramanı olduğu bu anısını dile getiriyor. Benden önce davranmak istedi, ama ekilmedim! Üstelik başına gelenleri, bana anlattığından daha 'masum' bir üslupla aktardığına eminim! Canım Zeyno, bak bakalım: Yaşayan mı, yoksa dinleyen mi daha iyi biliyor?
Ülkemizi, "Türkiye'yi düşündüğüm zaman aklıma kocaman, rengârenk, bol kremalı bir pasta geliyor," diye anlatan Salvador Dali, kuşkusuz Zeynep Oral'ın kişiliğinde hiç ummadığı bir Türk portresiyle karşılaşmıştı. Bugün yaşasa ve tablolarına saldıran Türkleri tanısaydı sanırım merak ettiği özel konuda doğru adresi bulmuş olur, 'Demek haklıymışım!' diye düşünürdü.