Suçun dokunulmazlığı
Radikal · 6 Ekim 1999
Dostoyevski Türkiye'de yaşamış olsaydı, kuşkusuz 'Suç ve Ceza' adlı eserini yırtıp atar, 'Suç ve Mükâfat' gibi bir şeyler karalardı, diye düşünüyorum. Karalardı, çünkü Dostoyevski zaten Türkiye'de yazar sayılmayacağı gibi; romanın kahramanı Raskolnikov'la röportaj yapmaya kalkan bir gazete muhabiri olsa, haber özelliği bulunmayan haberlerle uğraştığı için
iki günde kapının önüne koyarlardı kendisini.
1866 Rusya'sında yoksul bir öğrenci olan Raskolnikov, alışılagelmiş ahlak anlayışını reddeden ve insanın kendi kişiliği gereğiyse cinayet işlemeye hakkı olduğuna inanan 'bir' tiplemeydi.
1999 Türkiye'sinde, Raskolnikov'lar devlet yönetiyor. Raskolnikov'lar dışarda polis, içerde mapushane ağası, mafya babası. Susurluk'ta kahraman, TBMM'de milletvekili, belediyelere başkan oluyorlar. İktidardalar!
1999 Türkiye'sinde 'suç'un dokunulmazlığı var. Suçu yermek, suçluyu eleştirmek cezalandırılıyor.
Örneğin, Fazilet Partisi'nin Diyarbakır Milletvekili Ömer Vehbi Hatipoğlu, namazında niyazında seks ve dini bütün şantaj meraklısı bir Raskolnikov. Ankara DGM, tabii ki yargılanamayacak suçlu hakkında, yargılanabilse 6 yıllık hapis cezası gerektiren suçlardan bir fezleke hazırlamış. Hatipoğlu'nda yok, yok. Bir karı, beş çocuk, manken metres, gizli kamerayla cinsel
ilişki teşviki, namuslu milletvekiline, gazeteciye cinsel şantaj tuzağı ve dövme planı, telefon dinletme, vb.
Şimdi ben bu adama küfretmeye kalksam, devlet kimi cezalandıracak? Elbette suçlu Hatipoğlu'nun suçuna toz konduran beni. Neden? Çünkü milletimin vekili olan Hatipoğlu'nun suç dokunulmazlığı var.
Aziz milletim Hatipoğlu'na demiş ki, "Abi yav, aramızda en suçlu sensin, bizi en iyi sen temsil edersin, seni vekil seçtik, git göster şunlara bakalım haklı mı güçlüymüş, suçlu mu?"
Belki de her yanından fazilet akan FP, bunca faziletten bunalıp nazar boncuğu olsun diye seçtirmiştir Hatipoğlu'nu TBMM'ye. Neyse ne. Sonuç ortada ve Hatipoğlu milletimin vekili olunca, namussuzluğu mücessem Jet-Pa patronu televizyon sahibi, Sibel Can da 'haberci' maberci oluyorlar bu ülkede. Ama bak RTÜK var. Birisi başka bir kanalda çıkıp: "Sibel'in haberine bandır anam," diyecek olursa, o saat kaparlar. Suça gelirler, suçluya televizyon sattırırlar, ama terbiyesizliğe gelemezler. Terbiyemiz mübeccel. Pardon, müberra. Yok, mücellaydı galiba. Aman işte, neyse ne. Sanırım mücehhez olmalı.
Yükseköğrenimini çalışarak sürdüren genç bir okurum, kiraladığı işyerinin mal sahibi tarafından sürekli taciz ediliyormuş. Bir gün yumruklanmış. Aynı adam, komşu dükkânın sahibini de bir başka gün dövmüş. Şikâyetçi olan mağdurlara, karakoldaki polisler, evet POLİSLER, 'mütecavizi öldürmelerini' tavsiye etmişler. Okurum yazıyor: "Ben Trabzonluyum. Onu karar verdikten 120 dakika sonra öldürtebilirim. Ama can almak basit şey değil. Ben insanım. Artık işyerinde silah bulunduruyorum. Biliyorum hayatım mahvolacak. Soruyorum size, herkese: 23 yaşındayım. 18 yıldır okuyorum. Bir sürü insan yatırım yaptı bana. Devlet bir sürü para harcadı. O adamı öldürtürsem, hesabını kim verecek bu cinayetin? Etrafımızdaki pislikleri kendi imkânlarımızla mı temizleyelim? Herkesin hayvan mı olması isteniyor?"
Ne yanıt vereceğiz şimdi bu çocuğa? Hatipoğlu'nun, Susurluk kahramanlarının, Raskolnikov'ların temsil ettiği milletin devleti ne yanıt verecek? Dövdürt mü diyecek, yoksa öldürt mü? Ben ne önereceğimi bilemiyorum. Ya siz?