Gazeteci, yazar, köşe yazarı Mine G. Kırıkkanat

Tüm gazete yazıları / 1999

Suç ve etik

Radikal · 11 Ekim 1999

Bu yazıyı yazmadan önce, bir vicdan muhasebesi yapmam gerekti. Mafya sicilli Sibel Can'ın haberci olmaya hazırlandığı bir ülkede; çok zeki olmasa da çalışkan, niyeti ve ahlakı iyi, eli yüzü düzgün Defne Samyeli'ni basın etiği açısından eleştirmek adil olur muydu?

Ölçü Sibel Can ise, elbette haksızlıktı.

Ölçü Uğur Dündar ya da Ali Kırca ise, evet, yazılmalıydı bu yazı. Defne Samyeli reytingde sınıf atlarken, basın etiğinde çakmıştı. Peki nerede ve niçin yanlış yapmıştı Defne Samyeli? Bir mücrimi (kızımızın bu sözü bildiğinden de emin değilim ama...) canlı yayında muhatap alarak mı? Hayır. 'Cürüm' ya da ceza gerektiren suç eylemi, işlendikten sonra haber yapıldığına göre, işlenirken haber kabul edilmemesi için neden yoktur. Dolayısile Defne kızımızın mücrimle diyalog kurmasını yadırgamıyorum. Bütün sorun, bu spikerin suçluyla yaptığı görüşmeyi okullu değil, alaylı bir üslupla sürdürmesiydi. Yani ilkesizliğiydi. Defne Samyeli, İzmir'deki rehin olayında gazetecilik değil, düpedüz ve kadınca bir: "köprüyü geçene kadar ayıya dayı derler" edebiyatı yaptı. Bir suçlu karşısında, dünyanın hiçbir yerinde, hiçbir basın organı ve temsilcisinin; kafası bozulanı silahı kapıp aynı eylemi yapmaya teşvik edici bir yağcılıkla: "Siz sosyal adaletsizliğin sesi oldunuz!" demeye hakkı olmamalı. Adama, sen hangi adaletten yanasın, diye sorarlar. Dünyanın hiçbir yerinde, hiçbir basın organı ve temsilcisinin, bir suçluya, "20 milyarı biz veririz!" gibi RÜŞVET önermek ayıbı yoktur, olamaz. Öylesine de gazeteci demezler.

Bu üslup ayıbı Defne Samyeli'nin kişisel ayıbıysa, kendi birikim ya da etik yoksunluğuna bağlanır. Eğer yaptırıldı ve Samyeli de bu yaptırımı kabul ettiyse, ayıp ortak, Samyeli de kişiliksiz sayılır. Yazık.

Aslında bu kızımız, 'sistem kurbanı' ilan ettiği rehinci Burhan Efendi kadar 'sistem kurbanı' bence. Bu sistem, gazetecinin polisliğe, şarkıcının gazeteciliğe, kimsenin kendi işini yapmayıp başkasının işine soyunduğu sistemdir.

Bir ülke düşünün ki, polise bir apartmanda böcek ilacından insanların zehirlendiği ihbarı geliyor. Polisler, olay yerine damlıyorlar. Silah çekip suçlu avlamaya alışık oldukları için, teçhizatları adam vurmaya yönelik. İnsan nasıl kurtarılır, zehir vakasına giderken maske takılırmış falan gibi ayrıntıları bilmiyorlar. Zehirli havadan korkup içeri giremiyorlar. Ve polisin yapması gereken eylemi, dört zavallı tinerci çocuk üstleniyor. Hayat kurtarmaları için maaşa bağlı polisler otururken, hayatı kaymış bu çocuklar, ölüm tehlikesindeki kişileri çekip çıkarıyorlar içerden.

Bir ülke düşünün ki, İstanbul'da tinerci çocukların yaptığını yapmaktan aciz polis, Adana'da suçsuz insanların kapısını tekmeyle kırıp içeri giriyor ve zavallı bir işçiyi şakır şakır vurup, yanlışlığı besbelli eylemini: "Araştırıyoruz belki de teröristti," diye sunarak, eğer terörist idiyse öldürmeye ne kadar kararlı ve koşullu olduğunu kendi ağzıyla itiraf ediyor. Zaten gerçek teröristleri de aynı hengâmede sorgusuz sualsiz temizliyor.

İşte polisin, polislik değil 'infaz timliği' yaptığı bu ülkede sevgili okurlar, İzmir Emniyet Müdürü televizyonlara çıkıp, rehinci Burhan olayında basının 'işbirliğine' teşekkür ediyor ve kendilerine 'çoook' yardımcı olan spikeri kutluyor.

Ben olsaydım utanırdım, diyeceğim ama, elbette ki ben olamazdım bu durumda. Yine de utanıyorum. Mesleğim adına.