Gazeteci, yazar, köşe yazarı Mine G. Kırıkkanat

Tüm gazete yazıları / 1999

Özeleştiri

Radikal · 13 Ekim 1999

Yolcuların 16 Ağustos gecesi Bodrum'dan bindikleri otobüs,

17 Ağustos sabahının ilk ışıklarıyla birlikte İstanbul'a varmak üzeredir. Ciddiyetiyle tanınan firmanın otobüsü, 'ördekçi' değildir. Tüm yerler dolu olup, Tanrı'nın Türkiye sahillerine bahşettiği yazların olağan yolcu profilini arz etmektedir: Yanık tenler, sandaletli ayaklar, dekolte tişörtler, walkmanlı kulaklar, vb. Otobüsün içinde kimsenin, ne vardiyalı 'kaptan'ların, ne sucu miçonun, ne de yarı uykulu yolcuların haberi yoktur o gece toprağın binlerce insanın yaşamını yere çaldığından. Pencerelerden sakin akan manzara, İstanbul'a iki yüz kilometre kala, bir bombardıman sonrası görüntüye dönüşür. Üstü başı perişan insanlar, ağlayarak kendilerini otobüsün önüne atmakta, yardım istemekte; "Kurtarın bizi!", "Annem içerde kaldı!", "Yavrumu çıkarın!" diye haykırmakta, kan revan içindeki başkaları, yaralıları otobüse bindirip hastaneye yetiştirmek için yalvarmaktadır sürücüye. Onlarca, yüzlercedirler otobüsün ağır ağır katettiği kilometreler boyunca. Deprem görüntüsünün tokadıyla ayılan yolcular, ikiye bölünürler. Bir bölümü şoföre durmasını, yaralıları almasını ya da yardıma koşabilmek için kendilerini indirmesini bağırırken; diğer bölümü çığlık çığlığa: "Çıkar bizi bu cehennemden, bas gaza, durma!" diye buyurmaktadır. Yardım etmek isteyenlerle kaçmak isteyen yolcular, kendi aralarında dövüşmeye başlarlar. Sonuçta, gittiği yere varmakla ünlü firmanın 'ördekçi' olmayan otobüsü, önüne atlayan insanları es geçerek, trafik tıkanıklığını aşarak, yan yollardan ve durmadan, geç de olsa TÜM yolcularıyla varır İstanbul'a.

İşte size, bir ETİK problemi.

17 Ağustos sabahı, depremin hemen akabinde olay yerine varan otobüs durmalı mıydı? Alabildiği kadar yaralı almalı mıydı? Yolcular, sandaletli ayaklarıyla koşup enkaz kaldırmak için bir el vermeli miydi 'insan' hemcinslerine? Yoksa bastığı gibi basıp gaza, asli hedefine mi kilitlenmeliydi, çevresindeki yardım çığlıklarına aldırmadan?

10 Ekim tarihli 'Suç ve Etik' yazımı, bir vicdan muhasebesi sonucu ve çok zor yazdım. Vicdanım, yazmamı gerektiriyordu. Zor bir tercihti; çünkü 9 yıldır çalıştığım, iki gazetesinde birden görev yaptığım medya grubuna ait bir televizyonun yayınını hedef alıyordum. Hayır kolay değildi, çünkü hem takdir edip, hem de sevdiğim bir arkadaşımı gücendirecektim. Tuncay Özkan'ı. Tepkisi gecikmedi. "Sana korkunç bir cevap yazacaktım, öfkemin durulmasını bekledim, kendim konuşmayı yeğledim," dedi bana telefonda. Rehinci Burhan olayı ile ilgili olarak yaptığım eleştirinin yapıcı değil, yıkıcı olduğunu söyledi. Yıkıcı olduysam, özür diliyorum.

Üslup sertliğim, profesyonel çizgisine güvendiğim insanların etik hatasına tahammülsüzlüğümden ileri geliyor kuşkusuz. Ana hatlarıyla eleştirimin doğru olduğuna inanıyor ve hata yapıldığını tekrarlıyorum. Gazetecilik geleceğine umutla baktığım Tuncay Özkan arkadaşıma, herkesin her şeyi söylediği ve hiç kimsenin hiçbir söze değer vermediği bir ülkede, üstelik acı bir eleştiriye kulak tıkamadığı için teşekkür ederim. Bu duyarlılık, onun basın ahlakına verdiği önem hanesine yazılır.

İstanbul'a giden otobüs, deprem bölgesinde durmalı mıydı, durmamalı mıydı sizce? Yanıt vermek kolay değil. Kesin olan tek gerçek, durdurmak ya da inmek isteyenlerin de sonuçta yola devam etmeleridir. Yapıcı olmasa da, bazen bazı otobüslerden inmek gerekir.