Namus kurbanları
Radikal · 16 Ekim 1999
Dün sözünü ettiğim 'Fransız Usulü Omerta' adlı belgesel, içerdiği tüm lezzetli dedikodulara karşın eğlendirici değil, bilgilendirici bir kitap. Fransız politikacılarının aşk ve yolsuzluk ilişkilerinin, nasıl olup da basına sızdırılmadığını, 1970 tarihli sansür yasasının niçin herkesin işine geldiğini anlatıyor. Ortaya çıkan sonuç, ibret verici: Fransız basını kendi kurduğu tuzağa düşmüş ve kamuoyuna ihbar etmesi gereken siyasal skandalların bizzat içinde yer alan gazeteciler, kendi pisliklerini deşemeyecekleri için devlet adamlarının kirini saklamışlar.
Bir basın patronu, Jean Jacques Servan-Schreiber, 1960'lı yıllarda kendince 'dâhiyane' bir 'haber alma' yöntemi bulur. Sahibi olduğu dört yüz bin tirajlı siyasal dergiye, gencecik, manken gibi güzel, ama en iyi iletişim okullarından çıkmış, hırslı ve akıllı gazeteci hanımlar alır. Her birini, önemli bir politikacının peşine takar. Schreiber, söz konusu politikacıların kadın gazetecilerin cazibesine uzun süre dayanamayacağını ve en iyi haberlerin yatakta öğrenileceğini hesap etmektedir. Gerçekten de haklı çıkar. Bugün her biri isim sahibi bu hanımlar, çok geçmeden izledikleri politikacıların metresleri oluverirler. Ancak... Önceleri Schreiber için çalışan kadın gazeteciler, bir süre sonra iktidarın getirdiği prestijden pek hoşlanır ve âşıkları politikacıların avukatı kesilirler. Yolsuzlukları görmezden gelir, skandalları örter, daha kötüsü âşıkları aracılığıyla devletten 'armağan' almaya başlarlar. Şimdilerde olgun birer gazeteci olan Françoise Giroud, Catherine Nay, Michele Cotta gibi hanımların hepsi, metreslik çağlarını geride bırakınca, politikacılarla yaşadıkları aşkları 'sanal' kahramanlara mal ederek lezzetli romanlar halinde yayınlamışlar ve Fransız siyasal politikasına dolaylı ışıldaklar tutmuşlardır. Son örneği, eski Dışişleri Bakanı Roland Dumas'nın sevgilisi ve gizli komisyon tahsildarı Christine Deviers Joncourt'un yazdığı 'Cumhuriyetin Fahişesi' kitabı olup, halen Anayasa Mahkemesi Başkanı olan eski sevgilinin kirli çamaşırlarını ortaya dökmektedir.
Aynı yönteme özenip 'dişilik' kullanamayan erkek gazeteciler de, iktidar nimetlerinden pay, ya da devlet basın kurumlarında önemli yerlere getirilebilmek için politikacılarla dostluğu ilerletirler.
Valery Giscard D'Estaing, cumhurbaşkanı seçildiğinde Elysee Sarayı'nda bir rahip yaşamı süremeyecek kadar genç, henüz 48 yaşındadır. Ve Fransızların deyişiyle 'sıcak kanlı bir tavşan', yani kadınlara meraklıdır. 1974 yılının bir sonbahar sabahı saat dört sularında, ünlü Etoile Meydanı'nda Ferrari marka bir spor araba, öyle hızlı gitmektedir ki, ancak önündeki sütçü kamyonuna çarparak durabilir. Sütçü hışımla iner, çarpan arabaya yaklaşır, içindeki sürücü ve yanındaki yolcuyu görünce küçük dilini yutar. Ferrari'yi bizzat cumhurbaşkanı kullanmakta, yanında da yarı çıplak... bir televizyon sunucusu kendine gelmeye çalışmaktadır. 1970 'özel yaşama sansür' yasasına dayanılarak, olay kapatılır. Nasıl kapatılmasın ki? Ferrari, sinema yönetmeni Roger Vadim'in çılgın bir davetinden çıkışta, cumhurbaşkanına ünlü bir gazeteci, Jean Pierre Elkabach tarafından 'ödünç' verilmiştir. Üstelik televizyon yıldızının da 'kadınlık' onuru vardır. Basın organlarının yazıişleri toplantılarında çarçabuk gömülen olaydan, 'isim vermeden' bir tek Le Monde gazetesi söz eder.
O kadar. Ferrari'nin sahibi Elkabach, o gün bugündür, Giscard D'Estaing'in partisi her iktidar ortağı olduğunda önemli bir göreve, son olarak da devlet televizyonları genel yayın müdürlüğüne getirilmiştir.
Bizim üst düzey politikacılar, doğrusu uçkur anlamında sağlamdırlar. Zaten dikkat ederseniz, kendileri hakkında uzman; örneğin cumhurbaşkanının, başbakanın ya da bakanların sabah kahvaltısı, beş çayı gibi özel anlarını paylaşan gazetecilerin hepsi erkektir. Ahbap olmakla yetindiklerini, maddi çıkar sağlamadıklarını sanıyorum. Hepsinin yalnızca büyük adamlarla sohbet etmenin gururu için çalıştıklarına ve kursaklarını salt 'manevi prestijle' doyurduklarına eminim!
Bizim büyük politikacılar, kesinlikle 'French lover' liginde oynamıyorlar. İçki, kadın ve eğlence
sevmez, erken yatıp erken kalkar, çok çalışırlar. Bunca düzgün politikacının yönettiği, namuslu gazeteciler ülkesi Türkiye'nin nasıl olup da bir türlü Fransız halkının refah düzeyini tutturamadığını, vallahi anlayamıyorum.