Değişen parametreler
Radikal · 23 Ekim 1999
Ahmet Taner Kışlalı'nın öldürülmesinden bir gün önce, Türkiye'nin AB'ye girmesi için Avrupa'da ikna turları yapan TÜSİAD üyelerinin durağı Paris'ti. Erkut Yücaoğlu başkanlığında, Aldo Kaslowski, Lütfü Yenel, Pekin Baran, Mümtaz Teker ve Bahadır Kaleağası'ndan oluşan Türk heyetiyle bir basın toplantısı çerçevesinde buluşup konuştuk. Türkiye'nin ciddi işadamlarını çatısı altında toplayan TÜSİAD, yıllardan beri ülkemizin sorunları üzerine bazen doğru, bazen eğri, ama yapıcı çözüm üretmeye çalışan bir sivil toplum örgütü olarak çaba harcıyor. AB ile ilişkilerimizde etkili bir lobi oluşturuyor ve halen Helsinki zirvesinden Türkiye lehine çıkacak bir karar için canla başla çalışıyor. Avrupa'da ilişkili oldukları işadamları ve sanayici kuruluşlarını arkasına alan TÜSİAD, Batılı hükümetlere bıkmadan usanmadan Türkiye propagandası yapıyor. Paris'te de böyle oldu ve Başbakan Lionel Jospin tarafından kabul edilen heyet, Helsinki zirvesi için Fransa'nın desteğini sağlamladı. Basın toplantısı sırasında, gerek iş adamları, gerekse gazeteciler son günlerde Avrupa'da Türkiye lehine olumlu rüzgârların estiği konusunda hemfikirdiler. Öylesine olumlu bir rüzgâr esiyordu ki, ben şahsen, durup dururken havanın iyiye dönmesinin nedenini pek de anlayamıyordum. Türkiye'de, ülkemizin AB'ye aday bile olmasının reddedildiği son zirveden bu yana değişen pek bir şey yoktu. Politika aynı politika, ekonomi aynı ekonomi, demokrasi aynı demokrasi, coğrafya da bildiğimiz coğrafyaydı. Ne olmuştu da, biz değişmezken AB değişmiş ve Türkiye'ye sıcak bakmaya başlamıştı? Acaba Abdullah Öcalan'ın yakalanması ve PKK'nın dağılması, Türkiye'nin gücü hakkında: 'Bunlar dayanıklı, yıkılacakları falan yok, bari işbirliği yapalım,' düşüncesini mi geliştirmişti? Türkiye'ye zorla bir şey yaptırılamayacağı anlaşılmış, 'Aramıza alırsak, belki sorunların çözümüne daha yatkın olurlar,' mantığı mı yürürlüğe konulmuştu? Yoksa ABD'nin Türkiye'ye verdiği destek mi etkili olmuştu, AB nezdinde?
Öyle ya da böyle, Türkiye'nin AB üyeliğine yeşil ışık yakılmasına çeyrek vardı. Derken, Ahmet Taner Kışlalı öldürüldü. Tetikçilerin kim olduklarını anlamak için, Akit gazetesinin 12 Mayıs tarihli yayınına bakmak yeterliydi. Parmak belliydi de, beyin kimdi, nerede yuvalanmıştı ve neye hizmet ediyordu?
Garip ama gerçek, Türkiye'nin askeri darbeyle bitecek yeni bir terör dalgasına kapılma olasılığı, ABD Başkanı Clinton ve partisinin, Senato çoğunluğunu oluşturan muhafazakar kesim önünde güç yitirdiği bir döneme denk geldi. Clinton'ın dış politikası ve verdiği sözler, artık geçersiz. Çünkü Senato, Clinton ekibinin dış dünya ile denge üstüne kurduğu tüm politikaları reddediyor ve Başkan'ın kararlarını onaylamıyor, uygulatmıyor. Bu durum, Türkiye basınında irdelenmedi. Ama dünya basınında, çok geniş işlenerek: "Clinton'ın imzası, kendinden başka kimseyi temsil etmiyor. ABD dış politikası, aşırı muhafazakâr cumhuriyet partili senatörler tarafından rehin alındı," başlıklarıyla, sayfalar dolusu yorumlara konu oldu. Oysa ABD'nin AB'ye uyguladığı Türkiye lehinde baskı, Clinton ve Demokrat Parti'nin politikasıydı. Clinton'ın imzasını hiçe indirgeyen aşırı muhafazakâr cumhuriyetçiler nasıl bir dış politika öngörüyorlardı acaba? Türkiye'yi yakından ilgilendiren bu siyasal değişimi incelemeye yarın devam edeceğiz.