Gazeteci, yazar, köşe yazarı Mine G. Kırıkkanat

Tüm gazete yazıları / 1999

Değişen parametreler (2)

Radikal · 24 Ekim 1999

ABD'nin siyasal zirvesinde bir kavga başladı. Amerikan politikalarının bizimle ne ilgisi var, diyecek saflardan değilseniz, bu konuda topladığım bilgileri sizinle paylaşmak istiyor ve Türkiye'de başlatılmaya çalışılan bir kavganın Atlantik ötesi dalgalanmalara bağlı olarak gelişeceğini düşünüyorum. ABD'nin siyasal zirvesindeki kavga, elbette Clinton'ın temsil ettiği Demokratlar ile aşırı muhafazakârların ağırlık kazandığı Cumhuriyetçiler arasında geçiyor. ABD Başkanı'nın Demokrat olmasına karşı, bildiğiniz gibi Amerikan Senatosu'ndaki çoğunluğu Cumhuriyetçi Partililer oluşturuyor. Yani son genel seçimlerin galibi onlar. Amerikan Senatosu'ndaki çoğunlukla Beyaz Saray'daki azınlık, 2000 yılının kasım ayında yapılacak yeni başkanlık seçimleri için kapışıyorlar. İşte bu kapışmada Senato, Clinton'ın altına imza attığı birçok uluslararası anlaşmayı reddetti ve uygulatmıyor. Bu anlaşmalar, tüm dünyayı ilgilendiren ve tüm dünya ülkeleri imzalayıp uyduğu takdirde geçerlilik kazanacak anlaşmalar. Örneğin 155 ülkenin imzaladığı ve 55'inin ulusal meclislerinden geçirdiği 'nükleer denemeleri' yasaklayan anlaşma, Clinton imzaladığı halde geçen hafta Amerikan Senatosu'nda reddedildi. ABD'nin uymadığı bir nükleer deneme yasağının Hindistan ve Pakistan gibi dengesiz ülkelere hiç uygulatılamayacağı gibi, Çin ve Rusya'yı da yeni bir nükleer silahlanma yarışına davet edeceği açık. Aynı Senato, Amerika'nın Güvenlik Konseyi'nde veto hakkına sahip daimi temsilcilik yaptığı BM'ye olan

1.7 milyar dolarlık borcunu da ödemeyi reddediyor! Bu durum, tüm ülkelerin iyi ya da kötü temsil edildiği, bir söz hakkı olduğu BM'yi maddi açıdan kansız bırakmakta, programlarını yürütmesine engel olmakta, yani devreden çıkarmakta.

New York Üniversitesi'nde görevli Prof. Tony Judt, Amerikan Senatosu'nun bu tutumunu: "Dış dünyaya karşı sınırsız bir ilgisizlik," olarak yorumluyor ve

Senato'daki çoğunluğun, ABD'nin diğer dünya ülkeleriyle iyi ilişkiler içinde olmasını hiç umursamadığını söylüyor. Aşırı muhafazakâr Cumhuriyetçilerin dış politikası ve dünya görüşü, 'Biz güçlüyüz, güçlü kalmalıyız ve başkalarına her istediğimizi gücümüzle kabul ettiririz,' biçiminde özetlenebilir. ABD politikasına giderek egemen olmaya başlayan bu 'tekyanlılık', önümüzdeki yıllarda ABD ile Avrupa ülkelerinin arasını açacak, Rusya ve Çin'le gerilim yaratacak. Sizin anlayacağınız, eğer zirvedeki kavgayı

Cumhuriyetçiler kazanacak olursa 21. yüzyılın başı yeni bir soğuk savaşa gebe.

Bu soğuk savaşta, Türkiye'nin yeri belli. Clinton yönetimi, diğer ülkelerle 'konsensüs' gerektiren dışa açılımcı ve katılımcı politikasında Türkiye'nin AB'ye girişini destekliyordu örneğin. Oysa Avrupalı bir Türkiye, aşırı muhafazakar ve yaptırımcı bir ABD'nin hiç işine gelmez! ABD'de Cumhuriyetçi bir başkan seçilmesi halinde, tek dostu Amerika olan, silahlarını ABD'den alan, dış ekonomisi ABD'nin iki dudağı arasında, dünyaya açılımı göbekten Amerika'ya

bağlı bir Türkiye pek işlerine gelir. Böyle bir Türkiye de, elbette askeri darbe olmuş, demokratik rejime son verdiği için AB tarafından izale edilmiş bir devletle mümkündür.

Şunu çok iyi bilmekte yarar var ki, ABD'nin genel dış politikasında işbirliği yaptığı ülkelerin rejim biçimi kesinlikle önem taşımamaktadır. Bugün Pakistan'a demokrasiden vazgeçti diye kızar gibi yapan ABD, referandumla kabul edilmiş bir şeriat rejimini benimseyen devrik hükümeti demokrat mı kabul ediyordu acaba? Afganistan'da şeriatçı Talibanları besleyip büyüten ABD değil miydi? Ya İran? Bugün ABD'nin düşmanı İran rejiminin kurucu mollaları,

Amerikan dolarlarıyla beslenmedi mi? Kendi topraklarına sığınan İran Şahı, ABD tarafından etkisiz hale getirilmedi mi? En faşist şeriatçı Suudi Arabistan, bu ülkenin 'seçkin' partneri değil midir? Ya Cezayir? Cezayir'de ABD, Fransa güdümlü bu ülkede etkisini artırmak üzere düpedüz şeriatçıların yanında yer almakta beis görmedi. Ve Cezayir'deki iç savaştan zarar görmeyen tek kurum ABD'ye ait dev petrol tesisleri olup, şakır şakır işliyorlar.

Clinton'ın söz konusu politikada yaptığı değişiklik, 'ılımlı İslamiyet' tezini ortaya atmasıydı. İslamiyet'in 'i'sini bilmeyen salak Amerikalılar, "İran ve Afganistan'da ölçüyü biraz kaçırdık, ılıtırsak daha iyi yönetiriz," diye düşünüyorlar hâlâ. Fethullah Gülen okullarına verilen Türk devleti desteği ve Amerikan Dolarları, işte bu politikanın sonucudur. Ve temelinde ilgisiz oldukları dış dünyaya ilişkin 'sanal' çözümler üreten ABD politologları, ılımlı şeriatın mümkün olmadığını anlayıncaya kadar, ne yazık ki islami terör bombaları bizim başımızda patlayacak.

Türkiye'nin Avrupa'dan izale edilmesinde

yalnız ABD Senatosu'ndaki aşırı muhafazakar çoğunluğun hesapları değil, tüm Ortadoğu

ülkelerinin çıkarı var. Ahmet Taner Kışlalı, gerçekten İran ya da başka bir dış gücün iplerini çektiği tetikçiler tarafından öldürülmüş olabilir. Ama iç ya da dış, tüm İslami terör odaklarının oluşması ve temelinde, gelmiş geçmiş Amerikan politikalarının 'tetikçilik' yaptığı asla unutulmamalı!