Yandım anam refleksi
Radikal · 8 Kasım 1999
Paris'te hava ayaz. Güneş pırıl pırıl, soluk kesici bir soğuk var. Kahvelerin kaldırım bahçelerine, elektrikli ısıtıcılar yerleştirilmiş. Açık hava müdavimleri hem dışarıda keyfediyor, hem de üşümüyorlar. Latin Amerikalı müzisyenlerin sokakta verdikleri konseri dinliyorlar. Karşıdaki sinemada Luc Besson'un son filmi, 'Jeanne d'Arc' oynuyor. Ama kimsenin niyeti yok, bu güneşli günde karanlık bir salona kapanmaya. Belki akşama.
Ne kadar güzel bir kentte yaşadığımı, düşünüyorum bir kez daha. Çok çalışıyorum, dolu dolu yaşayamıyorum bu güzelliği, ama dünyanın en şanslı insanıyım ben. Eminim. 10 yıl önce kurduğum hayali; dişlerimle, tırnaklarımla asılarak, aç kalarak, bir ciğerimin yarısını alan veremi yenerek, beynimin özsuyunu sıkarak, yazarak yıldırıp, yılmadan yazarak
gerçekleştirdim. Paris'teyim ve en sevdiğim işi yapıyorum, daha ne isterim?
Küçük Çise'nin de bir düş kurmasını ve gerçekleştirmesini isterdim. Örneğin Paris'i görmesini. Ama Çise'nin hiçbir hayali gerçek olmayacak. Çünkü yüreği, 8 yaşında durdu. Çise Destan'ın kuş kadar yüreğini, havaya atılan bir bıçak vurdu. Annesi, babası, adı güzel Çiler ablası ile birlikte katıldığı nişan töreninde, üç ay önce İzmir'in Torbalı ilçesine bağlı Ayrancılar beldesinde çıkan kavgada, iki grubun bıçak ve demir çubuklarla birbirine girmesi sonucu havaya uçan bir bıçakla öldürüldü Çise. Bizim ülkemizde, böyle de ölür çocuklar. Beni asıl şaşırtan, Çise'nin son sözü. Bıçağı yiyince yüreciğine, ablası Çiler'e: "Abla yandım!" diyerek bağırıp düşmüş yere. "Abla yandım..."
Tarihte kaytan bıyıklı serdengeçtiler, isyancı efeler, mahalle kabadayıları; günümüzde ise kelle koltukta, silah oylukta gezenler, çeteciler, haydutlar, katiller, röveşatacılar ya da en azından silahla vurmak ve vurulmak nedir bilenler, düşmeden önce bağırırlar: "Yandım anam!" diye. Eğer doğru dürüst bir ülkede doğup büyüseydi, küçük Çise'nin yalnızca saklambaç oynarken, ip atlarken yanması gerekirdi. Ama Türkiye'de, sekiz yaşındaki çocuklar bile vurularak ölmenin 'yandım'la ifade edildiğini biliyorlar. Belki de, "Yaktın beni!" ya da "Yandım anam!"
çığlıkları, toplumsal belleğin kıvrımlarında, gerektiğinde kullanılacak, son sözü söyletecek bir gen olarak var.
Oysa...
Sevgili Dr. Adnan Yüce'nin bir kötü nöbet gecesinin bitiminde yazdığı inanılmaz güzellikteki mektup, insanoğlunun dünyaya savunma mekanizmalarıyla geldiğini öğretti bana. Bebeklerdeki 'Moro' refleksi, daha gözleri açılmadan, küçücük elleriyle tehlikeli varsaydığı yakın cisimleri uzaklaştırmayı amaçlıyor. Dudaklarına dokunduğunuzda emme refleksi, yanağına dokunduğunuzda aynı yöne dönüp emmek istediği nesneye ağzıyla ulaşmaya çalışması, ayağa kaldırdığınızda yürüme hareketi yaptıran 'stepping' refleksi, el ve parmaklarını hafifçe uyardığınızda önce yakalamak, tuttuğunu da kolay kolay bırakmamak refleksleri, hepsi hepsi yaşama dönük içgüdüler. Sonra bu refleksler kayboluyor. İlk yitirilen 'stepping' refleksi. Bir süre için, yürümekten vazgeçiyor bebek. Üçüncü ayda ise, 'Moro' refleksini kaybediyor. Dr. Adnan Yüce'ye göre, ya kendisine zarar gelmeyeceğine karar veriyor bebek, ya da "El kadar bebeğe kim ne yapar abicim," iyimserliğine düşüyor. Dünyanın insanca yaşanan her ülkesinde, çocukların bu iyimserliğe hakkı var. Türkiye'de yok. Bizim çocuklarımızın, her gün serseri kurşunlar ve havada uçan bıçaklar gölgesinde yitirmedikleri bir 'Yandım anam!' refleksi var. O da ölümü saptamaya yarıyor ancak.