Gazeteci, yazar, köşe yazarı Mine G. Kırıkkanat

Tüm gazete yazıları / 1999

Havagazı yaşamlar

Radikal · 14 Kasım 1999

Sessiz ve derinden geldi yine ölüm. Kapıları vurmadı, kırdı. Çatıları abanmadan çökertti, duvarları dokunmadan yıktı. Rüzgâr olsaydı, duyumsardık acı soluğunu. Su olsaydı, bilirdik boğduğunu. Ama topraktı. Üstüne hanelerimizi, hayatımızı kurduğumuz, altına tohumlar ektiğimiz, verdiğini yediğimiz, bereketli bereketsiz, olmayınca olmadığımız toprak. Tıpkı bitkiler gibi. Onun bağrından çıkmıştık. Anamızdı bizim. İyi ya da kötü, hâlâ da anamız. Otlardan, ağaçlardan tek farkımız, toprağı sarmalayan kökler yerine, bağımsız ayaklar vermiş olmasıydı bize. Arada bir havayla aldatır, bulutlarla oynaşırdık, ama yine ona dönmecesine. Hanelerimizin köklerini salmıştık ya bağrına, bizi böyle uçarı, kabul etti sanmıştık. Elbet bir gün toprak olacaktık ama, ölümümüz onun elinden olmayacaktı, temellerimiz çürük olsa da, onun analığı sağlamdı.

Çok mu uçtuk bağımsız küçük ayaklarımızla? Koca koca binalar yaparken, fazla mı büyüdük gözümüzde? Üstünlük mü tasladık, babalandık mı toz tanesi kadar yer işgal ettiğimiz yerküreye, salt bir şeyler düşünüp yapabiliyoruz diye?

Meğer umurunda bile değilmişiz. O bir devmiş. Kendi hayatı ve iç yangınları, kırıkları varmış. Üstüne üşüşen biz zavallı parazitlere, kendini bir şey sanan insanoğlunun ona dayanan varlığına aldırmadan kıpırdarmış. Ve kıpırdadı. Varsılmış, yoksulmuş, iyiymiş, kötüymüş, dindarmış, dinsizmiş, ayrım yapmadı. Kimseyi ödüllendirmedi, kimseyi cezalandırmadı. Kendi hayatını, üzerinden milyarlarca canlı ve cansız geçen, uygarlıklar kurulup bozulan kabuğunu silkeledi.

Yine yüzlerce ölü verdik. Verecekmişiz, alışmamız gerekmiş, öyle diyor toprağı dinleyenler. Bütün söylenenlerden anladığımız tek şey,

varsılı, yoksulu, haklısı haksızı, akıllısı aptalıyla, yerkürenin gücü karşısında ne kadar zavallı, güçsüz ve çaresiz kalışımız.

Toprak, insanoğlunun kazandığı tüm değerleri, metafizik ya da düpedüz fizik varlığını sorgulamaya itiyor. Yokluğun ve hiçliğin, her şeyi ve hepimizi yutabilecek üstünlüğünü kanıtlıyor birkaç saniyede. Kendimizi uçarı sanmıştık, meğer geçiciymişiz. Ve toprak karşısında, değerimiz eşit.

Yapabileceğimiz tek şey kabullenmek. Kabullenmek içinse, kurallarına kafa tuttuğumuz doğayı anlamak gerek.

MÖ 8. yüzyılda yaşayan Thales, hem mühendis, hem filozoftu. Evreni yaratıcı gücün 'su' olduğuna hükmetmişti. Her şeyin başı suydu, sıvısı katısı gazı, suyla dolu ve sudan türemişti; zaten yeryüzü kocaman bir denizin ortasında yüzen kara parçasıydı ve depremleri bu sonsuz denizin dalgalanmaları yapıyordu Thales'in öğretisine göre. Biliyor musunuz Thales nasıl öldü? Susuzluktan! Olimpiyatları seyrettiği bir gün güneşin alnına kıvırıp yattığı yaşlı bedeni su kaybına uğramış ve ne kendisi, ne de yanındakiler Thales'in ölmekte olduğunu anlamıştı.

Biz bugünkü allameliğimizle, yaşamın kaynağında suyun, toprağın ve havanın aynı önemi taşıdığını; ama katının, sıvının ve canlı ve cansız her şeyin başlangıçta 'gaz' olduğunu biliyoruz. Tıpkı ölümümüzün de bugün toprak kıpırtısı, yarın havasızlık ya da susuzluktan olacağını bildiğimiz gibi. Korkunun ecele yararı yok.

Doğanın kendi dinamiğinde, yaşam dediğiniz 'havagazı'.