Gazeteci, yazar, köşe yazarı Mine G. Kırıkkanat

Tüm gazete yazıları / 1999

Et la vie continue...

Radikal · 5 Aralık 1999

Sanırım bugünlerde, aramızda 'ölüm'ü düşünmeyen yok. Aramızda

sözünden, lütfen aptallar anlaşılmasın. Onların harcı değildir ne yaşamı tarif, ne ölümü tarassut. Aslında ölümün karşısına yaşamı koymak yanlış. Çünkü ölüm, son halkası olsa da yaşamın bir parçası. Gerçek fark, mücadele ve zıtlık, 'olmak' ve 'ölmek' arasında.

Olmak ve ölmek.

Bu iki sözcük arasındaki ses akrabalığı, bir tesadüf değil. Noktasız 'oluyoruz', noktalı 'ölüyoruz'. Olmazsak ölüyoruz; ölürsek, zaten olmuyoruz. Son sözü ölümün söyleyeceğini, nihai zaferi mutlaka onun kazanacağını bile bile, olmaya, bir şeyler olmaya çalışıyoruz habire. Doktor olmaya, mühendis olmaya; yazar, memur, kasap, çöpçü, zengin, iyi, kötü, namuslu, namussuz, adam, kadın, insan olmaya. Kimimiz başarıyor, kimimiz başaramıyor. Ölümün her şeyi silip süpüreceğini bilerek, sanki kalıcıymışız gibi 'olmaya' çalışıyoruz. İstisnasız, hepimiz. Depremde binlerce hemcinsimiz ölüyor, geri kalanlar 'olmayı' sürdürüyor. Beyin kanaması, kalp krizi, trafik kazası; beklenmedik dönemeçlerde beklediğini biliyoruz ölümün. Kaçınılmaz depremler bekliyoruz, yine de 'olmak' peşinde, aklımızı kaçırmadan geleceğe ilişkin planlar, programlar yapabiliyoruz. Neden? Nasıl başarıyoruz, nereden buluyoruz bu gücü?

Çaresizlikte.

Öte yana yolun kısaldığını düşünecek kadar akıllı biri, göz cerrahı, sevgili okurum Ertan Sunay: "Niye seni okuyunca saldırganlaşıyorum, kendimi kötü hissediyorum ve hep bir şeyler yapmak gerekirken kaldırıma oturmuşluk duygusuna kapılıyorum? Sen nasıl böyle öfkeli, içine barut katılmadan şarap bile içmeyen bir kimlikle yaşamdasın, ayakta durabiliyorsun, şaşıyorum..." diyor bana.

Çaresizlikten, dostum. Herkes gibi çaresizlikten. Tek çarenin parmağını kımıldatmadan, 'olmadan' ölmeyi beklemek, dolayısile ölmeden ölüme teslimiyeti önerdiği yaşam alanında; düşmanı yok sayıp 'olmaya' çalışmak daha kötü bir seçenek değil! Ve ölüm karşısındaki çaresizliğin, böyle bir yaklaşımla çareye dönüştüğünü görmek, geçici de olsa bir tatmin.

Marcel Moreau, Belçikalı bir yazar. Uzun yıllardır Paris'te yaşıyor ve vahşice karamsar bir öfkeyle yazıyor kitaplarını. Çok seviyorum onu. Çünkü öfkelerinde umut var. Karamsarlığın içinde belli belirsiz parlayan ışıklar. Marcel Moreau, karamsar olmasaydı, öfkeli olmazdı. Öfkeli olmasaydı, umudu olmazdı, teslimiyeti seçerdi kuşkusuz. Yani ölümü.

Yıllar önce bir İtalyan gemisi, yanlış yazıyorsam bağışlayın, Achile Laura'ydı adı galiba, terörist bir eylem sonucu Akdeniz'de batmıştı. Marcel Moreau, Achile Laura'nın son yolcuları arasındaydı. İyi yüzme bilmiyordu. Herkesin denize atladığı anda, o da sırtına bir şişme yelek ve kendini sulara bırakmak üzere son tereddütünü geçiriyordu. Yan yatan geminin güvertesinde can kurtaran yeleği bulamayan küçük bir kızın hıçkıra hıçkıra ağladığını görünce: "Ben çok yaşadım, artık ölsem de olur," deyip kıza verdi yeleğini ve halata tutunup denize kaydırdı kendini. Denizde öylece, yüzmeye bile çalışmadan gücünün kesilmesini beklerken, iki genç kadın geçtiler Marcel'in önünden. Bir yandan sağlam kulaçlarla suları yarıyorlar, öte yandan: "Ne biçim gemiymiş, bu kadar az can kurtaran sandalı olur mu? Neyse ki kıyı uzak değil, 15 dakikada varırız," diye konuşuyorlardı. Marcel birden canlandı ve o da yüzmeye başladı iyi kötü. Yarım saat sonra sahil muhafaza tarafından kurtarıldı ve kitaplarını yazmaya devam etti.

İşte bunun için yaşıyoruz. Başkaları da yaşıyor ve yaşasın diye.