Gazeteci, yazar, köşe yazarı Mine G. Kırıkkanat

Tüm gazete yazıları / 1999

Elif, Ba, Türkiye...

Radikal · 10 Aralık 1999

Avrupa Birliği'nin kısaltması AB, Türkçe alfabenin ilk iki harfi. Oysa Avrupalı dillerin alfabesinde, ortadan ve sondan iki harfle, EU ya da UE diye anılıyor. Avrupa Birliği, birliğe üye olmayan Türkiye'nin dilinden ve gündeminden düşmüyor. Üye ülkelerin gündeminde ise, birinci sırayı işgal ettiği çok nadir. Kamuoyunu oluşturan basında, asla manşete çıkmadığı gibi, birinci sayfadan AB haberi verilmesi bile az rastlanan bir olgu. Yapılan anketler, üye ülkelerin derinliklerinde yaşayan ve gündelik etkinliğini 500 sözcükle ifade ya da idare eden milyonlarca 'düzayak' Avrupalının, AB'nin tam ne olduğuna ilişkin hiçbir fikir yürütemediğini gösteriyor. AB üyesi olmayan Türkiye'de ise, ifade dağarcığı 200 sözcükle sınırlı en düzayak nüfus bile AB konusunda iki laf edebiliyor. Eğri ya da doğru, bir fikri var Avrupa Birliği konusunda. Çünkü... Çünkü sevgili okurlar, Türk halkı AB konusundaki söylemini 'umut' vitesine takmış bulunuyor. Kimi AB'ye girersek, Avrupa'ya kapağı atıp iş bulabileceğini düşünüyor, kimi işlerin açılacağını. Kimi yüksekten uçuyor; insan hakları düzelecek, demokrasi gelecek, diyor. Ama herkes, hepimiz, iyi bir şeyler umuyoruz AB'den. Olumsuz düşünenlerimiz de var elbette, ama en azından düşünüyorlar, fikir yürütüyor, karşı çıkıyorlar. Dolayısıyla onların da gündeminde AB.

Otuz yıldır yükselerek devam eden, şapa otura kalka süren bu ilgi, geldi dayandı yeniden bir AB zirvesine, Helsinki'ye. Zirve bugün başladı. Büyük olasılıkla bu akşam televizyonlarınız ve yarın gazeteleriniz, 'Helsinki'de zafer kazandık...' ya da 'Olmaz olsun böyle birlik, alçaklar, yine vermediler, biz de almıyoruz artık!' diye naralanarak çıkacaklar.

Bendeniz de bir kez daha, ne kazandık, ne yitirdik diye soracağım kendime. Helsinki'de zafer, Türkiye'nin AB'ye adaylık statüsünü kazanması olacak. Peki üyelik ne zaman? Türkiye, iç dinamiklerini AB'ye ayarladığı zaman. Yani belirsiz. Helsinki'de yenilgi ise, yedek adaylık statüsünde kalmak sayılacak. Yani şimdiki durum. Ve geleceğimiz, yine kendi ellerimize bırakılacak. İç dinamiklerimize. Hazım gücümüze. Belirsizliğe.

Aday olsak da, olmasak da kısa vadede hiçbir değişiklik öngörmeyen bu belirsizliklerde belli olan tek gerçeği ise, Türkiye bir türlü görmek istemiyor: Devlet gibi devlet olmak, dirlik, düzen, demokrasi ve çağdaşlık koşullarını yaratmak, kendi elinde, kendi yükümlülüğünde. İsviçre, AB üyesi mi ki, İsviçre oldu? Fransa, Almanya, İngiltere vb. AB'den önce nasıldılar? Nereden nereye geldiler? Türkiye AB'ye: "Beni aday ilan et, ben de üyelik umuduyla kendimi düzeltmeye çalışayım," diyor. Başka bir deyişle, "Havuç göster de, yürüyeyim!" Adaylık havucu gösterilmezse, ne olacağını herkes biliyor. Gümrük Birliği'nden çıkılacak. Öcalan asılacak. Avrupa Parlamentosu bizi atacak. Tüm vitesler ABD'ye takılacak. Kıbrıs kanırtılacak. Yunanistan anırtılacak. Eski hamam, eski tas, anlayacağınız. Ama adaylık verilirse, bütün bunlar düzelebilir, her çabayı gösterebilir, güllük gülistanlık olurmuş Türkiye. Öyle diyor beylerimiz.

Otuz yıldır AB'ye aday adayıyız. Havuç gösterilmeden, doğru yolda kendi irademizle yürümeyi öğrenemedik bir türlü. Umudumuz Helsinki. Belki artık, Avrupa öğrenmiştir havuç göstermeyi.