Gazeteci, yazar, köşe yazarı Mine G. Kırıkkanat

Tüm gazete yazıları / 1999

Akkuyu, karakuyu

Radikal · 12 Aralık 1999

Naçiz yazarınız bugünlerde acz içinde debelenmekle kalmayıp, iyice zor bir duruma düştü, sevgili okurlar. Büyük bir bölümünüz, bastırdıkça bastırıyor: "Nükleer hakkında yaz!" diye. İşin garibi, nükleer sessizliğime şaşıranların hepsi, yazarsam nükleer enerjiyi fena benzeteceğime, nükleer santral kurulmasına (yazar ürür, kervan yürürse de) karşı çıkacağıma kesinlikle eminler. Oysa sorun, ne nükleer enerjinin cici ya da kaka ilan edilmesi, ne de nükleer santrala yandaş ya da karşıt olmakla çözülebilir. Tüm insanlık ve dünya devletleri, nükleer enerji santrallarının potansiyel birer bomba niteliğinde, tehlikeli aletler olduklarını biliyorlar. Ancak ortada 'de facto' bir durum ve genelinde dünyanın, özelinde Türkiye'nin elektriğe ihtiyacı var. Enerji üretimi için, elbette tek yöntem nükleer değil. Fakat günün teknolojik gerçeğinde, güneş, rüzgâr ve su gücünden yararlanarak elde edilen enerji üretimi, tüketim oranıyla aynı hızda artmıyor, artamaz, ihtiyaca yetmiyor, yetemez. Hiçbirimiz nükleer enerji hayranı değiliz. Ancak nükleer enerji muhalifi olarak, iler tutar bir alternatif de gösteremiyoruz. Türkiye'nin her yanını rüzgâr gücünü elektrik enerjisine çeviren yeldeğirmenleriyle donatsak bile yeterli olmayacak. Baraj yapılabilecek nehirlerin su debisi, kapasitesi belli. Petrolle işleyen santrallar demek, dışa bağımlılık. Doğalgaz da öyle. Nükleer enerji de farklı değil. Gerek hammadde, gerek teknolojide yine büyük ölçüde ithalatçı olacağız.

Eğer soru, 'Türkiye'de nükleer santral kurulmalı mı?' biçiminde sorulursa, mantıklı insanın vereceği yanıt, hiç kuşkusuz: 'Evet, kurulmalı' olmalıdır.

Ama aynı soru: 'Türkiye'de doğru dürüst nükleer santral kurulup işletilebilir mi?' biçimini alırsa, el cevap koca bir 'HAYIR!'dır. Çünkü Türkiye, nükleer santral konusuna, bırakın uygulama, daha proje aşamasında çok yanlış yerden başlamış, inanılmaz bir titizlik gerektiren bu işe, eğri büğrü, tehlikeli bir yaklaşım sergilemiştir. Düne kadar fay üstünde oturduğunun bilincinde olmayan Türkiye, depremlerle sarsıldığı bugün, hâlâ, inatla, fay hattının yalnız 25 km. uzaklığında bulunduğu 'yeni' anlaşılan Akkuyu'yu nükleer sit alanı olarak düşünebilmektedir! Eskiyen elektrik hatlarını yenileyebilmekten aciz Türkiye; herhalde hatlar eski, teknoloji de eski olursa birbirine uyar diye, tutup, tüm dünyanın geride bıraktığı bir teknolojiyle nükleer santral kurmaya kalkmaktadır. Akkuyu'nun dokusunu yok edecek 'su kıyısı' seçimi ise, başlı başına bir doğal katliam hazırlığıdır. Geleneksel ciddiyetsizlik ve sorumsuzluğun egemen olduğu böyle bir proje, uygulama aşamasında, santralın doğru dürüst çalışmasını nasıl sağlayacaktır?

Tüpraş'ın ne hallere düştüğünü deprem sırasında görmedik mi? Bir petrol rafinerisindeki yangını söndüremeyen, 'hayatı pahasına mücadele'ye koşullandırılmış olması gereken itfaiyecilerin pabuçsuz bırakıp kaçtığı Tüpraş'ı yöneten zihniyet; nükleer santral sızıntısında, yangınında, patlamasında ne yapabilir? Nükleer santralın 'bir süre' düzgün çalıştığını düşünelim. Nükleer atıkları nereye ve nasıl depolayacağını ya da atık işleyici ülkelere nasıl göndereceğini, kuşkusuz düşünmüştür Türkiye. Düşünmüştür de, daha geçen yıl radyoaktif bir atığın, kurşunla çevrili diye İstanbul enkazcılarında balyozla kırıldığının anlaşıldığı, ağzına mendil tutup kendini 'ışınlamadan' koruduğunu sanan ve radyoaktif çekirdeği maşayla basına gösteren adamlardan nasıl bir nükleer emniyet bekleyebiliriz biz? Devamı yarına.