Gazeteci, yazar, köşe yazarı Mine G. Kırıkkanat

Tüm gazete yazıları / 1999

TBMM'ye DDT

Radikal · 20 Aralık 1999

Yarım yüzyıldır Türkiye'nin kaderini çizen politikacılar ve kamuoyunu biçimlendiren medya, 'arz talep' stratejilerini temel olarak daima kalın halk tabakaları üzerine oturttular. Eğitimsiz, düzeysiz, bilinçsiz, dolayısile düşüncesiz ve içgüdüleri beyin etkinliğine ağır basan bu kitle, ülke nüfusunun geniş tabanını oluşturduğu için politikacıların oy, medyanın da büyük tiraj ve reyting ambarıydı. Politikacılar, kısa vadeli rüşvetler talep eden bu kitleye günü kurtaran ve yarını zehirleyen çözümler arz ediyor; medya da içgüdüsel söylem ve görsel taleplerini tatmin ediyordu. Popülizm adı verilen bu yöntem, Türkiye'de hâlâ geçerli. Ve yıllardır, bize aşağılık bir popülizmi, demokrasi diye yutturuyorlar. Ancak, popülist politikacıların ve popülist medyanın el koyamadığı bilinçli bir halk kesimi de oluştu Türkiye'de. Eğitimdeki tüm eşitsizlik ve düzeysizliğe rağmen, insanlar okudular, gördüler ve düşündüler; okuyorlar, bakıyorlar, düşünüyorlar ve... Son yıllarda artan bir etkinlikle TEPKİ veriyorlar. Bugün Türkiye'de neyin eğri, neyin doğru olduğu tartışılıyorsa, bu insanlar sayesinde tartışılıyor ve eğrileri, bu insanların bileği bükerek doğrultuyor. Çünkü onlar, insanın, toplumun, demokrasinin ne olduğunu biliyor, haklarını talep ediyor ve arz edilen çarpıklığı yutmuyorlar.

Bu yıl, toplumun sağlıklı güçleri, hâlâ daha Türkiye'nin kalın kalabalıklarını temsil eden ve en düzeysiz, en vasıfsız ögelerinin çoğunluğu oluşturduğu TBMM'ye iki ders verdiler. Biri, tüm ahlak değerlerini hiçe sayarak hazırlanan, soyguncu ve katilleri serbest bırakmayı amaçlayan, aşağılık ve utanmaz bir af yasasını 'çıkarttırmamak' oldu. Diğeri ise, Meclis'e girmekteki yegâne amaçları ceplerini doldurmak olan milletvekillerinin 'kıyak emeklilik' yasasını önlemek. Şunların haline bakın: Dün yasa teklifini gizli gizli imzalayıp paraları yutmaya hazırlanan kıyakçılar, bugün, toplumdan gelen tepki karşısında: "Valla ne imzaladığımı bilmiyordum, vazgeçtim," diye imzalarını geri çekiyorlar. Korsan vekillik böyledir işte. Zoru görünce, anında tornistan!

Öfkeden aldığımız bu gücü görün ve unutmayın, sevgili okurlar. Kalın kalabalıkların ve onların, bizim uşak diye tutmayacağımız vasıfsızlıktaki temsilcilerinin üstündeki baskıyı asla azaltmayın. Çocuklarımızın rızkını ve geleceğini 'avam'a yedirtmemeliyiz.

Çünkü hâlâ yiyorlar. Kıyak emekliliğe engel olduk ama, TBMM denilen ve bizim yüzdürdüğümüz gemi, ibadullah korsan dolu. Vekâlet ambarlarında, tıkınan tıkınana. En son örneğini Paris'te gördüm.

Gazetecilikteki tüm becerisi, şimdi seçildiği partiyi övmek olan DSP İzmir milletvekili, eski muhabir Hakan Tartan, altı kişilik bir 'heyet'le Londra'da üç gün, Paris'te ise iki gün süren 'haşarat seferi'nden dün yurda döndü. Heyette, TBMM Genel Sekreter Yardımcısı Cengiz Köksal, Milli Saraylar Daire Başkanı Polat Akbulut, TBMM Protokol Müdürü Kenan İpek ve TBMM Vakfı'ndan bir memur var. Beyler, Londra ve Paris'teki bu sefaya görünüşte, Dolmabahçe Sarayı'nı basan 'haşarat'la, dünya müzelerinde nasıl mücadele ediliyor, öğrenmek için çıkmışlar. Paris'te bir günde iki müze gezdiler, ertesi gün başkentin büyük mağazalarında haşarat avına çıktılar ve bavullar dolusu 'kurtlanmamış mal'la döndüler. Şimdi Hakan Tartan'ın eline bir pompa alıp, Dolmabahçe'deki görevlilere 'haşarat ilacı nasıl sıkılır' diye göstermesi bekleniyor. TBMM protokol müdüründen beklenen, Dolmabahçe'deki haşaratı eski mobilyaları nizam ve intizam içinde sıraya girip kemirmeyi öğretmesi. TBMM genel sekreteri ve vakıf memuru ise, haşaratın resmi yazışmalarını yaparlar artık. Bu zevatın arasında, haşaratla mücadelede görevli olabilecek bir Milli Saraylar Daire Başkanı Polat Akbulut var gibi görünüyor. O da biliyorsunuz, TBMM Başkanı Akbulut'un akrabası.

Sizin anlayacağınız, asıl haşarat TBMM'de. Ve kemirip duruyorlar, bizim doldurduğumuz ambarı.

Haşaratla mücadelede, iki yıl önce yepyeni bir yöntem geliştirildi, sevgili okurlar. Paris'teki apartmanlar, her yıl haşarata karşı kokulu ve zehirli bir maddeyle ilaçlanırdı. Artık kullandıkları ilaç insana zararsız ve zehirsiz. Üstelik müthiş etkili, her evin üç dört noktasına birer gıdım sıkılan şeffaf, kokusuz bir jöle, tüm haşaratı hacamat etti. Nedir bu madde, diye sordum teknisyene. Çünkü Fransa'da milletvekilleri değil, ilaçlama teknisyenleri üstleniyorlar haşarat mücadelesini! Teknisyenin yaptığı açıklama kanımı dondurdu. Kullandıkları jöleye sürünen haşere, diğer haşereler için müthiş iştah açıcı bir yem haline geliyor ve hemcinsleri tarafından yeniyormuş. Ama bu jöleye bulaşmış haşereyi yiyenler ve yumurtaları da iştah açıcı hale geliyor ve sonuçta tüm haşarat birbirini yiyerek yok ediyormuş!

Neyi hayal ettiğimi herhalde tahmin ediyorsunuz: Şu bizim Ankara'daki ambara, bir gıdım jöle.