İki bininci zaman
Radikal · 25 Aralık 1999
Mallaparte'nin 'Deri' adlı kitabından uyarlanan nefis bir film vardır. Yönetmenin adını unuttum, oyuncuların da. Ama bir sahneyi unutmadım. Hiç unutmayacağım. İkinci Dünya Savaşı'nın bitiminde, müttefiklerin İtalya'daki zaferi kesinleşmiş ve ordular, başkente girmek üzere Roma'ya doğru yürümektedirler. Roma güzergâhı üstündeki tüm köy ve kasabalarda, halk yolların iki yanına birikmiş, ellerinde Amerikan ve İtalyan bayraklarıyla, kurtarıcılarına tezahürat yapmaktadır. Tanklardan, toplardan, bizim cemse dediğimiz kamyonlardan, ciplerden ve piyadelerden oluşan askeri konvoy; ağır ama kesintiye uğramaması gereken bir hızla akmaktadır. Sürücülere, 'Durma!' emri verilmiştir. Herhangi bir duruş, arkadan gelen araçların birbirinin üstüne çıkması, kargaşa ve kazayla sonuçlanacaktır.
O kadar ağır ilerler ki konvoy, halk, araçların yanında yürüyerek izler. Genç kızlar, piyadelere öpücük dağıtmakta, kadınlar, erkekler boyunlarına sarılmakta, ekmek, su sunmaktadırlar askerlere. Derken coşkulu bir İtalyan, ufak tefek, orta yaşlı bir adam, elindeki bayrakla bir tankın önüne çıkar. Tankın sürücüsü kendisine müteşekkir olduğunu görebilsin diye, bayrağını vizöre doğru sallamak, tankçıyı selamlamaktır amacı. Pantolonunun paçası, tankın ağır ağır dönen palet dişlerine sıkıştığında, gülümsemektedir. Pantolonuna bakar, tankçıya bakar, gülerek durmasını bekler. Önce ayakları, ardından bacaklarını yutarken palet çarkları, yüzündeki donuk ifade, ne olduğunu hâlâ anlayamamanın aczini taşımaktadır. Dişli zinciri tüm gövdesinin üstünden geçerken çığlık atmaya başlar ancak ve en son bayrak tutan eli kaybolur tankın durmayan, duramayan kütlesi altında.
Dün gece yarısı, yoksul bir ahırda yeniden doğdu Hazreti İsa. Tam iki bin yıl olmuş. Hazreti İsa gerçekten yaşadı mı, öldü mü, tam olarak kimdi, neler yaptı, bilimsel olarak emin değilim. Ama ister gerçek olsun, ister hayal ürünü, ona atfedilen düşünselliğe saygım sonsuz. Hıristiyan olmayan dünya bile, bu düşünselliğe dayanarak ölçüyor zamanı, takvimimizin başlangıcı İsa'nın doğumu. Yeni bir bin yıla, dün gece girdik aslında. Bin yıla, 2001'de girilecek diyor matematikçiler, hesap kitap sonucu. Sosyologlar ve psikologlar ise söz konusu hesap kitabın toplumsal bellek ve içgüdüsel anlamda kabul görmediğini ve insanlığın, 2000 yılını yeni milenyum saymasını hoş görmek gerektiğini savunuyorlar. Bence fark etmez. Çünkü biz ister bir yıl önce, ister bir yıl sonra diyelim, randevusuna gerçekten sadık olan tek öge: zaman. İstesek de geçiyor, istemesek de. Akan her saniye, her dakika, bir adım. Eski, mekanik saatleri açıp bakın, aynı sistemdir birbirine geçen dişli çarkların dönüşü, bir tank paletinin dişlileriyle. Ya döner dolaplar? Onları döndüren çarkların mekanizması aynı değil midir?
Aslında dönen zaman. Zamanın çarkları, dişlileri yuvarlanan. Zaman, kimi kez bir dönmedolap, kimi kez bir tank. Hiç eskimeyen, yorulmayan, durmayan. Ama eskiten, yoran ve durduran. Dönmedolap zamana denk gelenler, yükseliyor, alçalıyor, ama günün birinde, saati çalınca, mutlaka iniyorlar. Böylesi doğal. Önemli olan, tank dişlilerinin önüne atlamamak. Ne yazık ki kimimiz için, kimi kez tanklara binen tarihte, zamanın çarkları içinde ezilmemek, yutulmamak mümkün değil. Tek dileğimiz, olsa olsa; yeni binyılda değil, yeni yüzyılda bile değil, yalnızca yeni yılda, bir tanka rastlamamak. Dönmedolaplara binmek, mümkün olduğunca.
Katolik dostlarımın, iki bininci kutsal doğum yıldönümünü kutlarım.