Aklın bedeli
Radikal · 2 Ocak 2000
Bakar kör çoğunluk elbette tanımaz, ama okuryazar azınlık bilir: Gustave Flaubert, ülkemizde özellikle 'Madame Bovary' romanıyla tanınan bir yazardır. 'Madame Bovary', iyi, kötü diye tanımlanabilecek bir eser olmayıp, romanda mükemmeliyeti simgeleyen bir başyapıt, yazın tekniğinin en önemli kilometre taşı sayılır.
15 Nisan 1852 tarihli mektubunda, Flaubert şöyle diyordu, metresi Louise Colet'ye: "Romanım bittiği zaman, müsveddeleri sana getirip göstereceğim. Bir tümceyi nasıl karmaşık bir mekanizmayla kurduğumu anlayacaksın. Tepkini merak ediyorum..." Büyük yazarın sözünü ettiği müsveddeler, Madame Bovary'nin elyazması, asıl metniydi. Louise Colet, romanın elyazmasını asla göremedi, çünkü iki âşık yapıt bitmeden, 1854 yılında ayrıldılar. Ve yazın dünyası, Flaubert'in deha anatomisini inceleyebilmek için, bir yüzyıl sonra Pierre Marc de Biasi adlı araştırmacının açmasını bekledi söz konusu müsveddeleri.
'Madame Bovary' romanının 1857 yılındaki ilk baskısı, 490 sayfalık bir kitap. Oysa Gustave Flaubert'in hazırlık çalışmasını kapsayan müsveddeler, tam 4700 sayfaydı. Yazın genetikçisi (elyazması uzmanlarına böyle deniyor artık) Biasi'ye göre, Flaubert'in yazı süreci, hiçbir şey yazmamakla başlıyordu. Tüm romanı önce kafasında ve en ince ayrıntısına kadar kuran yazar, ikinci evrede gözleri açık gördüğü bu rüyayı bir otopsi cerrahının raporu gibi not ediyordu defterlerine. Üçüncü evrede ise, koskoca paragrafları tek bir tümceye, tümceleri tek bir kelimeye indirgeyen 'sıkıştırılmış' metin ortaya çıkıyordu. Söz konusu sıkıştırılmış metnin önemi, uzun
uzun damıtılmış bir sözcüğün, ayrıntıları okurun hayaline bırakan ve yazarın müsveddelerine düştüğü notları hissettiren güçte olması, söylenmeyeni anlatan yoğunluğu taşımasıydı. Yazın genetikçisi Biasi, artık bilgisayarla çalışan yazarlar üzerinde yapılan araştırmaların daha heyecan verici olacağını öngörüyor. Eserlerin yaratılış evrimi, daha ayrıntılı incelenebilecekmiş bilgisayar tekniğiyle.
Türkiye'de bir yazar hakkında, böyle araştırmalar yapan 'yazın genetikçileri' yok. Zaten belki, bu çapta araştırılması gereken yazın tekniği dehası, yazar da yok. Yumurta mı tavuktan, tavuk mu yumurtadan menkıbesi gibi, bir yazarın eserine yaşamını vakfeden insanlar olmadığı için, eserine yaşam vakfedilen yazar da yetişmiyor belki. Bilemiyorum. Bildiğim ve kesinlikle emin olduğum tek gerçek, bugün Türkiye'de her şeyin, ama her şeyin, bozuk ekonomisinden eğri kaldırımlarına, meclisindeki dangıllıktan trafikteki dungulluğuna tüm düzeysizliğin, kültür eksikliğinden kaynaklandığı.
Yılbaşı gecesi saat 2 sularında, okurum Nizam Sönmez, İstiklal Caddesi'nde yitirdiği arkadaşını arıyordu. Taksim Meydanı'ndaki dönerci büfelerinin önünde, bir grup yaratığın, tekbir getirerek bir kızı dövdüklerine tanık oldu. Kimse müdahale etmiyordu, meydan dayağına. Nizam Sönmez, "Durun, ne yapıyorsunuz?" diye bağırırken, garip bir laf etti: "Akıllı olun!" O sırada kıza bir tane daha çakmakta olan yaratığa dönüp yineledi çağrısını, "Akıllı ol!" Kimse arka çıkmadı Nizam'a. Yaratık yaklaştı, bir yumruk da onun suratına indirdi. Herkes bakıyor ve caddeden yüzlerce kişi akıyordu. Kız kimdi, ne yapmıştı bilinmez. Önemli mi? Hayır. Önemli olan, delikanlı Nizam'ın garip çağrısı bence.
Bir yazarın kafası nasıl çalışıyordu diye merak edilen bir ülkede, acaba, 'Akıllı olun!' çağrısına gerek kalır mıydı, tekbirle dayak atılır mıydı acaba?