Gazeteci, yazar, köşe yazarı Mine G. Kırıkkanat

Tüm gazete yazıları / 2000

Şımarmak lüksü

Radikal · 12 Ocak 2000

Ailemizde anaerkil bir alışkanlıktır: Parmağımızı kessek, vasiyetimizi yazarız. Sanırım canım annemin ilk vasiyetini duyduğumda, yedi yaşında falandım. Ablama söylüyordu: "Arka odadaki sandığın en altına bak, bir bohça içinde annanenin elceğiziyle ördüğü dantel kahve takımı var. Onu sen al. Yanındaki bohçadaki çay takımını da kardeşine ver!" Sevgili annemiz her an ölecekmiş gibi ve her gün vasiyetine yeni maddeler ekleyerek 85 yıl yaşadı. Torununun çocuklarını gördü, tüm dantelleri kendi eliyle paylaştırdı ve bizi birbirimize emanet ederek gitti. Öngörülerinden yalnız biri doğru çıkmadı sayılır. Bize dantellerini dağıtırken, nedense babama dönüp: "Sen benim eski pabuçlarımı arayacaksın!" diye sitem ederdi. Çünkü babam, onun öleceğine asla inanmaz, vasiyete başlayınca dalga geçerdi. Haklı çıktı. Kendisi daha önce bıraktı eski pabuçlarını anneme.

Gelenek mi diyeyim, yoksa genetik mi, her hastalandığımda annemin vasiyet fobisi bendenizde de var. Vallahi billahi ölüm korkusu değil. Çünkü ölmekten korkmuyorum, ama programlamadığım bir ölüm pek canımı sıkıyor. Dün sabah ev ahalisiyle birlikte kalktım, kahvaltı masasına oturdum aksırıp tıksırarak. Bir de ne göreyim? Yemek borum tıkanmış. Göğsümün ortasında bir düğüm, en küçük bir katı maddeyi yutamıyorum. Ağrım yok, sızım yok, ama ağzımla midem arasındaki yol kesilmiş. Bir hesap ettim: Olsa olsa 48 saat yaşarım. Düşününce, tüm işaretlerin de verildiğini anladım. Ablam ta İstanbul'lardan kalkıp, ilk kez Paris'e gelmişti eniştemle. Demek cenazemi götürmeleri kısmetmiş. Tüm sevdiklerim bir iki eksiğiyle yanımda, eh vakit gelmiş dedim kendi kendime. Ailenin büyüklerine dönüp: "Ne yapıp edip Aşiyan'a gömeceksiniz!" dedim. Gökçe'ye, "Büfenin üstündeki Rus semaverin içinde biraz para var. Sana bir ay için yeter. Zaten yetimsin. Hemen belediyeye başvurup öksüzlük belgesi de al, doğru sosyal işler bürosuna gidip kendine öğrenci yardımı bağlat," diye vasiyet ederken, Daniel ayağa fırladı: "Tamam Gökçe sen haklıymışsın, iyice tozuttu!" Meğer koynumda beslediğim ispiyon oğlum, dünden beri Daniel'e gidip: "Seninkinin durumunu iyi görmüyorum, bence doktor değil, psikiyatr gerekiyor!" diyormuş. Allahtan ablam ellerine ayaklarına kapandı da, beni tımarhaneden önce hastaneye götürmeye karar verdiler.

Evin yakınındaki Aziz Joseph Hastanesi'nin acilinde aldık soluğu. Henüz soluk alabiliyorum çünkü. Yalnızca yutamıyorum. Doktor, önce hiçbir şey anlamadı. Evet nezleyim, takır takır öksürüyorum, ama ateşim yok. Yani ağır bir vaka değilim. Kullandığım ilaçları saydırınca, 'Evreka!' diye naralandı birden. Kendi kendimi tedaviye uygun gördüğüm bir ilaç, kim imal ettiyse boyu devrilsin, midenin asitini arttırır, bu asit beslenme borusunu yakar ve yutamama sendromuna neden olurmuş. Hastaneden, eskilerin yerini alan bir ton ilaçla döndük. Hay dönmez olaymışım. Yediğim paparaların haddi hesabı yok. Önüne gelen azarlıyor: "Biz sana söylemedik mi, leblebi gibi ilaç yenir mi? Sende farmakomani var, hasta değil manyaksın," vb. gibi iltifatlar.

Başladım ağlamaya. Hem: "Bu evde benim kimseye şımarmaya hakkım yok mu? Şefkat istiyorum, şefkat!" diye hıçkırıyorum, hem de Gökçe ve Daniel'e dönüp: "Eski pabuçlarımı arayacaksınız nankörler!" diye bağırıyorum bet bariton sesimle. Ablam da ağlamaya başladı tabii. "Rahat bırakın kardeşimi, ben bakarım ona!" diye sımsıcak sarıldı bana ve eski günlerde olduğu gibi doya doya ağlamaya koyulduk birlikte. Eniştemin de bize katılmasıyla, dırdırcı ekip sesini kesti. Cık cık edip baş sallamalarını da ben görmezden geliyorum artık.

Bugün hâlâ hastayım. Ancak yutma yeteneğim geri geldi, dolayısıyla ölmekten vazgeçtim. Öksürük tıksırık dışında kafamın içinde ziller çalıyor. Ev ahalisi, ikide bir yataktan kalkıp kapıyı açmama bir anlam veremiyor ama, yeniden ağlamayayım diye bir şey sormuyorlar.

Demin internete kadar sürünüp, e-postamı açtım. Ve yavaş yavaş iyileşmeye başladım. O kadar çoksunuz ve o kadar içten dilemişsiniz ki sağlığımı, bu gripten ölmeye ne imkânım var, ne de hakkım. Karar verdim, yaşayacağım!

Hepiniz sağolun, bol bol şımartın beni.