Dıgıdık dıgıdık uygarlık (3)
Radikal · 16 Ocak 2000
Bizim tarih kitaplarının 'ordu', Fransız kitaplarının 'sürü' ya da 'takım' anlamına gelen 'Hordes' sözcüğüyle andığı Atilla'nın yağmacı kuvvetleri Paris kapılarına dayandığında takvimler 451 yılını gösteriyordu. Başkent yarı yarıya boşalmış, ahali tüm menkul değerlerini yüklenip kaçmıştı. Sonradan azize ve Paris'in koruyucusu ilan edilen Genevieve, henüz 29 yaşında olmasına karşın varsıllığı ve dindarlığıyla tanınan bakire bir hanımdı. Resmi mucize tarihi, Bakire Genevieve'in iki gün iki gece duaya durup, Tanrı'ya yakarışlarıyla Atilla'nın Paris'i istilasını engellediğini anlatır. Gayriresmiliğine karşın çok daha yaygın dedikodu tarihi ise, Genevieve'in söz konusu iki gün iki geceyi dua ederek değil, düpedüz Atilla'nın çadırında geçirdiğini söyler. Sizin anlayacağınız, yüzyıllar sonra bizim Baltacı Paşa'nın Çariçe Katerina'yı çadırına ALDIKTAN sonra VERDİĞİ karar, aslında muktedir erkeklere musallat olan bir Atilla Sendromu'nun nüksünden ibarettir.
Ne kadar hayret vericidir ki, Türklüğü yadsıyan Osmanlılar dahil, Anadolu halklarıyla karışan ve gerek morfolojik, gerekse genetik anlamda Orta Asyalı insan tipiyle hiçbir ilgisi kalmayan Türkler, 'Bozkır Belleği' diyebileceğimiz göçebe kültürün doğal kural ve içgüdülerini, her ahval ve şeraitte korumuşlardır. Bu kurallardan birincisi, güçlünün haklı olduğu ve hak kavramının güç tarafından belirlendiği prensibidir. Hiçbir Türk devlet ve toplum yapısında, gözeneksiz sınıflaşmalar olmamıştır. Evet sınıflar vardır, ancak birleşik kap sistemi içinde alışveriştedirler. Selçuklu'dan Osmanlı'ya, en düşük sınıflardan yola çıkıp en üst rütbelere erişilebilir, en üst rütbelerden en aşağılara düşülebilir, bir günde paşalık alınır, bir günde verilir, iki saatte servet sahibi olunur, iki saatte yitirilir, bu arada ve özellikle Osmanlı'da kelle de gidebilir. Gücün güce yettiği, hakkın güç tarafından belirlendiği bu sistem, Türkiye Cumhuriyeti'nde değişmiş midir? Hayır. Hiç yoktan var olanlarla, çok varken hiç olanların halef selefliğine çok alışık ve idmanlı bir ülkedir Türkiye.
Bozkır belleğinde taşıdığımız ve kuşaktan kuşağa aktardığımız ikinci kural ise, 'güçlü haklıdır' prensibinin kabulüne sıkı sıkıya bağlı içgüdüsel bir yaklaşımdır: Gücü yeten zorbanın zorbalığı, saygındır. Dün Atilla'nın marifetleriyle nasıl övünüyorsak; istila yoluyla yağma, talan ve haraç ekonomisi üzerine kurulu imparatorluğumuzun kaba güce dayanan üstünlüğüyle nasıl gurur duyuyorsak, bugün büyük çaplı hırsızlara, kalantor çapulculuğa, mafya babalığına aynı saygıyı gösteriyor, kiralık katilleri 'milli değer' ilan etmekte beis görmüyoruz. Dün Osmanlı, korsanlar arasında en başarılı korsan Barbaros'u nasıl kaptan-ı derya'lığa terfi ettirdiyse, bugün devletin kiralık katili Abdullah Çatlı da milli kahraman payesine yükseltiliyor ve büyük hırsızlar, devletin en yüksek kademesindeki 'aile fotoğrafına' girebiliyorlar tabii. Ve tabii ki bu ortamda, bir idam mahkûmu, Abdullah Öcalan, car car öttüğü mahpushane hücresinden, günün birinde başbakan olabilirim, diye konuşabiliyor!
Göçebeliğin yoksul kültüründen koruduğumuz en şaşırtıcı özellik ise, bukalemun yeteneğimiz. Bu yetenek, hem her tür yenilik ve değişime ayak uydurmamızı sağlıyor, hem de geçmişten geleceğe sürüklediğimiz bir kimliksizliği sergiliyor. Kimisi Araplıkta arıyor kimliğini, kimi Amerikalılıkta buluyor, kimi de Türklüğü ve İslamiyet'i Ergenekon'da buluşturmak peşinde. Gözeneksiz sınıflaşma, asıl şimdilerde oluşuyor Türk toplumunda. Eğreti kimlik katmanları kendi aralarında örgütleniyor ve ortak değer yok. Cumhuriyet'in yaratmaya çalıştığı millet kavramı, İslami ümmetçilik önünde gerilemeye başladığından bu yana, ortak değer kalmadı.
Her şeyin hiçbir şey anlamına geldiği bir dönemeçte, bakalım kimin gücü kime yetecek ve Türk'ün yeni kılığını hangi yabancı terziler biçecek?