Daniel Cohn Bendit ve ben
Radikal · 28 Ocak 2000
Dün geceden beri burnum bir büyüdü, bir büyüdü, zaten başlıktan da anlamışsınızdır, afrımdan tafrımdan yanıma varılmıyor ve illaki sarılıp öpmek isteyen, burnumu tavaf etmek zorunda kalıyor, sevgili okurlar. İnsan burnu, çeşitli biçimlerde büyür bilirsiniz. Benimkisi ilk kez, bir merdiven kenarıyla toslaştıktan sonra irtifa kaydetmişti. O gün bugündür burnumun dikine giderim. Dün geceden öteye, artık kapılardan önce burnum geçiyor, arkadan bendeniz avdet ediyorum. Hani yani utanmasam, Zülfü Livaneli'yle aşık atmaya kalkacak ve yazıya: "Gezgin gönlüm beni dün gece, bir İtalyan lokantasına attı..." diye başlayacağım. Öylesine bir hayranlık ve saygı besliyorum şahsıma.
Biz Türk gazetecileri, en iyi yetişmişlerimiz dahil, bir aşağılık kompleksinden mustaribizdir genelinde. Belki de salt bende vardır bu kompleks de, herkese mal ediyorum, neyse. Yabancı basın tarafından adam yerine konmaya, uluslararası çapta kabul görmeye önem verir, başarılı olunca da seviniriz. Ama kendimizden, bilgimizden, ciddiye alınacağımızdan emin değilizdir başlangıçta. En azından ben, değilim. Öyle müzmin bir amatörlük işlemiş ruhuma.
Avrupa Basın Kulübü'nün kurucusu, İl Giornale'den Alberto Toscano, "Daniel Cohn Bendit'le bir akşam yemeği yiyeceğiz, birkaç gazeteci çağırdım, sen de gel," deyince heyecanlandım. Cohn Bendit, başkaları için dış kapının tokmağı olabilir, ama benim genç kızlık odamı süsleyen fotoğraflardan biriydi, bir. Asıl önemli olan ise, Cohn Bendit'in özel olarak Brüksel'den geldiği bir yemeğe davet edilmekti.
Paris'teki şık İtalyan restoranı Sormani'ye vardığımda, baktım Alberto kapılarda bekliyor. Heyecanla: "Herkes aşağıda ama Daniel ortada yok, inşallah gelir," dedi. Arkadaşımı: "Gelmezse de güzel bir yemek yeriz," diye rahatlatmaya çalıştım, ama özel bir salondaki tek ve yuvarlak masanın çevresinde kimlerin beklediğini görünce, sıkıntısına hak verdim. Süddeutsche Zeitung, Frankfurter Allgemeine, The Times, The Guardian gibi, çalıştıkları medyaların prestijiyle var olan bir gruptu. Alberto bir yer gösterdi, oturdum. Bir ikisi hariç, hiçbirini tanımıyorum. Karşımda nefis bir İtalyan dilberi. Eğer güzelliği kadar keskin gazeteciyse yandık, Cohn Bendit'in kulakları ondan başkasını duymaz artık, diye düşündüm; öylesine çekici bir yaratık. İçeri nihayet iyi tanıdığım Yunanlı meslektaşım İra Felukatzi girdi. Rahatladım biraz. Hem takışır, hem de severiz birbirimizi. Muzip İra, yanımdan geçerken geleneksel Türk-Yunan dostluğu taşını koymayı ihmal etmedi: "Haydi yine iyisin, hemen kurulmuşsun baş aktörün yanına." Daniel Cohn Bendit'e ayrılan yer benim yanımdaymış meğerse. "Vallahi bilmiyordum," diye savunurken kendimi, karşımdaki nefis İtalyan dilberi: "Oraya önce ben oturdum, ama yanımda olacağını öğrenince korkup buraya geçtim!" demez mi?
Bende ip koptu. Karşılarında ezilip büzüldüğüm meslektaşlarıma baktım, hepsi aynı saygılı çekingenlik içindeydi. Allah Allah, beklenen konuk 68 Mayıs'ının unutulmaz lideri, ama sevimli, alçakgönüllü, zaten gazetecilerle yârenlik etmekten pek hoşlanan, bildiğimiz kasıntı politikacılardan olmayan Daniel Cohn Bendit değil miydi? Haydi ben neyse, ama niye AVRUPALILAR bu kadar heyecan yapıyordu onunla yemek yiyeceğiz diye? İtalyan dilberine dönüp: "Niye korktunuz ki?" diye sordum. "Taciz maciz mi eder?" Önce bir sessizlik oldu, İtalyan hatun kızardı, diğerleri gülmeye başladılar. Derken Daniel içeri girdi. Devamı yarına.