Son nefese kadar
Radikal · 30 Ocak 2000
Luis Bunuel anlatır. Akciğer kanserinden ölümü bekleyen bir arkadaşını ziyarete gider hastaneye. Artık umut kalmamış, gerek arkadaşı, gerekse kendisi bilmektedirler vedalaştıklarını. Bunuel, bir isteği olup olmadığını sorar. "Yaklaş," diye işaret eder arkadaşı güçlükle. Bunuel kulağını ağzına yaklaştırır, konuşmakta zorlanan dostunun. Adam: "Bir sigara yak, bana da bir nefes çektir," diye fısıldar Bunuel'e.
Yer, 'Le Vin Des Rues'. Sokakların şarabı. Kulakların çınlasın dostum Nazım Alpman. Anımsadın mı? "Bu gece müzik var," dediler. Kopup geldik. Akordeoncu olması gereken müzisyen henüz ortada yok.
Ama müdavim takımı tamam. Sırık Jean, Teke, Sinyor Luigi ve Kemik İliği Pascal, miniminnacık, basık tavanlı meyhanenin mutfağa bitişik köşesinde, bir türlü akıl erdiremediğim, hesap kitap gerektiren bir kâğıt oyunu oynuyorlar. Dany, yani bizim Daniel dörtlüye katılamadı diye kıskançlıkla izliyor atılan her kâğıdı. Sırık Jean ve Sinyor Luigi bir ekip, diğer ikisi öteki ekip. Briç gibi bir şey. Normal olarak birinci ekibin kazanması gerek. Çünkü Sırık Jean, her ne kadar serseriye benzese de, aslında fizik profesörü. Sinyor Luigi ressam ama, ne de olsa Sicilyalı ve kumarbaz geçmişi var. Oysa bizim elektrikçi Teke ve duvar ustası Kemik İliği kazanıyorlar. Garip. Pascal'a niçin Kemik İliği dendiği, asla anlatılmadı bana. Ne zaman sorsam, 'Terbiyen bozulur,' diyorlar. Bozulsun yahu, çok merak ediyorum! Aslında yalan. Neden böyle adlandırıldığını aşağı yukarı tahmin ediyorum. Bir gece, yakışıklı duvarcı ustası Pascal, meyhaneye gelmemiş. Ona çok âşık hanım, kafaları çekmiş, çekmiş, derken telefona sarılıp Pascal'a herkesin duyduğu bir öneride bulunmuş. Herhalde Monicavari bir öneriydi ki, o gün bugündür, Pascal'in adı, Kemik İliği.
Barın tezgâhında, kaşmir paltosu içinde Bertrand de Bousquet parlıyor ve kadehleri art arda parlatıyor. Uzun mu uzun isim şeceresini tam aklımda tutamadığım bir aristokrat. Tüm soylular Bertrand gibi güldürebilseydi insanları, kesinlikle monarşi yanlısı olurdum ben. Yanında, Rus edebiyat tarihçisi 'bir' numaralısı var. Çünkü Bertrand'ın sevgilileri numaralı. Yirmi yıllık karısı, sıfır. On yedi yıllık bu tatlı sarışın 'bir'. İki ve üç numaraları iyi tanımıyoruz. Meyhane kültürünü 'bir'le paylaşıyormuş, öyle diyor. Karısına niye sıfır verdiğini sordum, "İrtifa meselesi. Karım deniz seviyesindeki tabanım!" dedi. İçeri Luigi'nin karısı giriyor. Altmış yaşlarında, muhteşem bir hanımefendi. O da aristokrat. Avusturyalı barones. Sicilyalı fırlama Luigi'den, ünlü ressam yaratan kadın.
Ortada ilk kez gördüğüm bir adam dolaşıyor. Yüzü güleç, neşeli, konuşkan... Ama konuşamıyor. Çünkü sesi yok. Çıkmıyor sesi. Fısıltıyla anlatıyor bir şeyler. Bir yerinde bir yaresi var, anlıyorum da, idrak edemiyorum henüz. Derken bir kadın beliriyor tezgâhta. Elli yaşlarında, güzeller güzeli bir tombul. Meğer akordeoncuymuş. Aristokratı, proleteri, 'komün' şarkılarına başlıyor meyhane, tam takım, akordeonla birlikte. Sırık Jean, tüm şarkıları ezbere biliyor.
Elektrikçi Teke, öyle bir inançla söylüyor ki 'Kızıl Tepe' Montmartre için yakılan ağıtı, komüncülerle birlikte savaşmıştı sanki kraliyet yanlılarına karşı. Toplumsal bellek, galiba böyle bir şey olmalı. Sesi olmayan adam, cebinden bir ağız mızıkası çıkarıyor ansızın. Çıkan soluğunu tüm gücüyle üflediği mızıkasıyla, tombul akordeoncuya eşlik ediyor. Arada bir başını okşuyor kadının, ona vurgun, belli. Daniel kulağıma eğiliyor: "Biliyor musun, eskiden çok güzel sesi vardı bunun," diyor. "Gırtlak kanseri ameliyatı geçirdi.
O gün bugündür mızıka çalabiliyor, ancak."
Luis Bunuel'i düşünüyorum. Sesi kalmayan adamın, demek soluğu tükenmemiş daha. Son nefesine kadar üflemeye kararlı yaşamın mızıkasını. Çal mızıkacı çal, anlat güzelim tombul akordeoncuya onu ve hayatı ne kadar sevdiğini. Bir gün, sizin de şarkınızı yapar Paris, eminim.