Kan tutkusu
Radikal · 2 Şubat 2000
"Defolun buradan,
emrediyorum!
Sizin yeriniz; adaletin
kelle kopardığı,
boğazladığı, göz oyduğu, çiçeğe durmuş
çocukların iliğini emdiği, ellerin ve ayakların
kesildiği, recm edildiği, belkemiğine sokulan
kazıklar altında canhıraş çığlıkların atıldığı
yerdir. Sizin gibi canavarlara uygun mekân,
kan içici hayvanların inidir..."
AİSKHULOS
Dünkü gazetelerden, Batman ilinde 15 yaşındaki bir kız çocuğun ağabeyi tarafından kafasından vurularak öldürüldüğünü, Adana'da bir delinin karısını türbede kestiğini, bir bürokratın zina yapan kadınlara recm uygulanmasını önerdiğini, açılan Hizbullah mezarlarından çıkan ceset sayısının 50'ye yükseldiğini ve cellat başı Velioğlu için türbe mezar hazırlandığını öğrendiğimiz Türkiye'de; yukarıdaki sözleri siz de, ben de söylemiş olabilirdik, sevgili okurlar. Oysa bu metin, M.Ö. 525 ile 456 yılları arasında yaşamış Yunan ozanı Aiskhulos'a ait ve Oreste'nin mahkemesini anlatan Eumenides tragedyasından alıntı.
Yıl 2000. Eumenides tragedyasının bu metni, sizce eskimiş mi? 2456 yıllık bu sözler, sizin de, benim de düşündüklerimiz değil mi?
İnsan ile kan tutkusu arasındaki karanlık ilişki, 'dinlerle' başladı. Aztekler, tanrılara kurban ettikleri genç bakirelerin kanlarıyla sulanan toprağın bereketli olacağına inanırlardı. Çinlilerden Eskimolara varıncaya kadar ilkel toplumların hepsi, insan ve hayvan kanını adak olarak sundular tanrılarına ve kan akıtmak eyleminin kutsallığını, dine dayandırarak kurumsallaştırdılar. Derken ilk tektanrılı din, Yahudilik, insan kanı akıtmaya son verdi. Ve insan kurban etmenin yerine hayvan kurban etmeyi önerdi. Böylece insandaki kan tutkusu, toplumsal belleğin en derinlerine kazınmış
olarak yerli yerindeydi. Hıristiyanlık ise, ekmeği Hz.
İsa'nın 'eti', şarabı 'kanı' diye sunarak, bu tarihsel vahşet eğilimini entelektüel sembolizme indirgedi. Fakat üçüncü tektanrılı din İslamiyet, insan yerine hayvan kurbanlığı kabul ederek, bu tutkuyu yeniden 'rehabilite' etti, yani kan hakkını geri verdi. Ancak Yahudilikle İslamiyet arasındaki fark, Yahudilikte kanın aynı zamanda ve çelişkili biçimde hem yaşam kaynağı, hem de murdar kabul edilmesiydi. Yahudiler yenilecek etin kanını son zerresine kadar temizlemeden bu murdarlık yüzünden yemezler. İslamiyet ise Hz. İbrahim'in efsanesini tekrarlanan bir bayrama dönüştürdü.
Deliler, bir toplumun içgüdüsel aynalarıdır. Akli dengesi bozuk kişi, diğerlerinde bastırılmış ya da muhakemesi yapılarak aşılmış koşullanmaları, arzuları ya da korkuları dışa vurup birebir yaşar. Adana'daki akıl hastası Mehmet Kartal'ın, karısı Türkan Kartal'ı türbeye götürüp dua okuttuktan sonra oğlunun gözü
önünde kıtır kıtır kesmesi, sekiz yaşındaki çocuktan
'adak oğlum' diye söz etmesi, 'kutsal kan' geleneğine bir kurban daha değil de nedir?
Türkiye'yi saran bu vahşet eğiliminin, bu kan tutkusunun, 'kan çekimi' ve 'kan çağrısı'nın temelinde, kurban bayramlarında mezbahaya dönen sokakların ve kutsallığın bulunduğunu bir kez daha iddia ediyorum. Hıristiyanlık ve Yahudilik dinlerinin, kurban olgusunu reddetmesi, tarihte bu dinler adına kan dökülmesini önlemedi. Ama en azından, kan dökücülüğün dinsel dayanaktan yoksunluğu, din adına kan dökenlerin zaman içinde dışlanmasına ve tasfiyesine hak tanıdı, olanak verdi. Oysa İslamiyet'te, kurban ve kanın kutsallığı ve dinsel dayanağı var! Yani İslamiyet'in en temel kuramlarını eleştirmeden, kan tutkusuyla başa çıkmaya imkân yok. Bunca yıldır kesip boğazlamaya koşullanmış beyinlerin bir bölümü de, artık yalnız hayvan öldürmekle yetinmiyor ve yetinmeyecek elbette. Dolayısıyla bütün yaşadıklarımız, normal.