Totalitarizme karşı demokrasi
Radikal · 4 Şubat 2000
Artık iyice belirginleşti. 21. yüzyılın en çetrefil sorunu, 'demokrasi düşmanlarına karşı demokrasiyi, demokratik yöntemlerle savunmak güçlüğü,' olacak. Demokratik sistem, tarihte ilk kez, insan hakları ve özgürlüğe dayalı değerlerini barış süreci içinde savunmak durumuyla karşı karşıya kaldı. Elbette AB içinde patlak veren Jörg Haider krizinden söz ediyorum. Ama yalnız Avusturya'dan değil. Çünkü taşıyıcı kolonlarını demokrasi zeminine kuran AB, kendi duvarlarından birini, Avusturya'yı kemiren faşizm kanseriyle nasıl mücadele etmek zorundaysa; AB üye adayı Türkiye de, demokrasi zeminine oturtmaya çalıştığı TÜM taşıyıcı kolonlarını saran totalitarist şeriatçı hücrelerle, tarihinde ilk kez demokratik yöntemlerle boğuşmak zorunda.
Evet, böylesi bir mücadele bir 'ilk' demokrasi tarihinde.
Birinci Dünya Savaşı, emperyalist bir hegemonya mücadelesiydi. Birbirinin zıttı olan demokrasi ve totalitarizm, İkinci Dünya Savaşı'nda karşı karşıya geldi. Ancak yapılan savaştı ve demokrasi, faşist totalitarizmi, silah kullanarak yendi. Komünist totalitarizm de demokrasi karşısında yıkıldı. Ama demokrasi değil, liberal ekonomi, özellikle ABD'nin siyasal ve ekonomik rekabeti yıktı komünizmi.
Zorbalığa karşı fikir, şiddete karşı akılla mücadele etmek kolay değil. Üstelik zorbalık hevesi ve şiddet eğilimleri, demokratik bünyenin içinde ve demokrasinin verdiği özgürlük haklarından yararlanarak büyüyüp serpiliyorlar! Avusturya'da Jörg Haider, ülkesi demokratik cumhuriyet değil de hâlâ imparatorluk olsaydı, imparatordan sorulan devlet düzenini eleştirip değiştirmeye yönelik nutuklarını atıp, toplantılarını yapabilir miydi? Anında zindana atılır, kurşuna dizilmez miydi? Cumhuriyet'in ilk yıllarındaki Türkiye'de, Atatürk devlet başkanıyken, hangi hacı hoca şeriat nutukları atabilir, hangi Hizbullah'ın cenazesi Batman'daki gibi kaldırılabilir, Hizbullah diye bir caniler ordusu var olabilir, Batman Batman kalabilir miydi?
Demokrasinin koruyucu zırhındaki en zayıf nokta, koruduğu özgürlük ve hak eşitliğini bizzat düşmanıyla paylaşıp, düşmanının da hizmetine sunmak zorunda kalması. Ancak AB'nin Avusturya'da Jörg Haider ve partisine karşı giriştiği mücadelede, demokrasiyi savunmak söz konusu olunca, demokrasilerin kimi kez pek de demokratik sayılmayacak önlemler alabileceğini de gördük. Haider ve partisi, halkın oylarıyla iktidar ortaklığına taşınan bir partiydi. Demokratik değerleri SÖZLE tehdit etmiş, ama EYLEME geçmemişti henüz. Üstelik demokratik demokratik, bir de hükümet protokolü imzaladı AB'nin demokratik düzenine saygılı olacağı anlamında. Tıpkı Hitler'in zamanında imzaladığı 'saldırmazlık' anlaşmaları gibi. Ama bu kez Avrupa, faşizm belasını yumurtada ezmeye kararlı. Irkçıların bulunduğu bir hükümet tarafından yönetilecek Avusturya'yı, yani bir kolunu, ya da bacağını, kesip atmaya hazır olduğunu açıkladı. Sözün eyleme dönüşmesini, fikrin 'suç'laşmasını beklemedi.
Türkiye'de ise, totaliter din rejimi, yani şeriat yanlıları sözü bırakıp çoktan eyleme geçtiler. Devletin her yanına sızmış durumdalar, 20 bin kişilik ordu kurup kelle kesiyorlar. Türkiye, demokratik düzen içerisinde 20 bin Hizbullah mensubunu nasıl bertaraf edecek sizce? Kaçını yargılayabilecek, kaçını hangi hapishaneye tıkacak ve nasıl başa çıkacak? Ve bu manzarayla bir gün AB üyesi olacağız güya. Yok canım?