Guguklar
Radikal · 6 Şubat 2000
'Bitiyor,' diye düşündü kadın. 'Bitiyor,' diye düşündü erkek. Oysa her şey, görünüşte eskisi gibiydi. Görünüşte. 'Bitmek, susmakmış demek,' diye düşündü kadın. 'Son, sessizlikmiş demek,' diye düşündü erkek. Ne zaman susmuşlardı? Anımsamaya çalıştılar. El ele, göz göze, diz dize oturulmak için inşa edilmiş duygusunu veren, oysa lokantaya daha çok müşteri kabul edebilmekten başka varlık amacı gütmeyen miniminnacık masanın iki yakasında, daracık bir su yoluyla ayrılan iki kıt'a gibiydiler. Durgun ve suskun, iki hasım. Kafalarından geçen düşüncelerin aynı olduğunu bilseler, ne yaparlardı? Kadın, düşüncelerinin okunduğu telaşıyla öne eğip başını, masanın beyaz örtüsünü çekiştirmez miydi yine? Erkek, düşüncelerinin okunduğunu anlasa, şimdi baktığı camdan dışarı bakmayacak mıydı sanki? Camdan dışarı. Uzaklaşan insanlar, camdan dışarı bakarlar hep. Bilinmez boşluklara dikili bakışlar, belirsiz ufuklara açılan düş yelkenleri, hep ayrılığın habercisidirler.
"Ne zaman bitti?" diye sordu kadın kendi kendine. "Nerede başladı son?" diye sorguladı erkek kendisini. Ne zaman susmuşlardı, ne zaman, ne zaman?
Anımsayamadılar. Önce çocukluk anıları mı bitmişti anlatılacak, yoksa ONDAN önceki sevdalar mı? Siyasal düşünceler mi çarpışmaktan yorulmuştu önce, yoksa sanat yorumları mı? Ne zaman ONUN anlattığı tüm fıkralar bilinir olmuştu, hangi an, hangi gün, hangi dakika? Ne zaman ONUN günlük gaileleri, sorunları ve dedikoduları yavan bir lezzet bırakmaya başlamıştı beyninden yüreğine giden yolda?
Anlatacak bir şeyler aradı kadın. Anlatılacak bir şey aradı erkek. 'Kral Lear,' diye düşündü erkek. Gözlerini kadına çevirdi: "Biliyor musun," dedi. ("Neden hep, biliyor musun? Diye başlar ki..." diye düşündü kadın.) Erkeğin gözleri yine boşluğa döndü: "Shakespeare'in Kral Lear piyesindeki deli; serçe öylesine besledi ki guguk kuşunu, sonunda kellesini yedi yavrusu, der..."
Kadın içini çekti: "Guguk kuşları, evet..." Bir şeyler söylemesi gerekiyordu: "Biliyorsun değil mi?" diye başlarken, pişman oldu. Neden kendisi hep biliyor muydu da, erkek bilsindi ki? İçinden köpürerek sürdürdü konuşma çabasını: "Başka kuşların yuvasına yumurtlayan guguk kuşu, kendi yumurtasına kuluçkaya yatsın diye, seçtiği analığın öz yumurtalarını atarmış yuvadan..."
"Evet, biliyorum," dedi erkek. "Hep de kendinden küçük kuşların yuvasını seçermiş. Narbülbülü, serçe, çilardıcı gibi..." Kadın, dışarıya bakmaya başlamıştı artık: "Ve küçücük serçelerin beslediği guguk yavrusu, sonunda beş kat daha büyük olurmuş analık ve babalığından." İçini çekti erkek: "Ve bitap düşermiş küçücük serçecikler, kendilerinin sandıkları canavar yavruyu beslemekten..."
"Belki Shakespeare abartmıyordu, beyinlerini bile gagalıyordu guguk kuşu yavrusu, serçe analığının..." dedi kadın.
Adam, gülümsedi: "Orson Welles'in Kral Lear anısını bilir misin?" Başını tabağına eğdi kadın. "Hayır." Adam, artık iyice gülümsüyordu. Eski günlerdeki gibi. "Almanya'da Kral Lear'i oynamak için sahneye çıktığında, Kral Lear olmaya hazırlamışken kendisini ruhsal anlamda, perdenin açılmasıyla başlayan alkış tam üç dakika sürünce: 'Kral Lear olmayı unuttum...' diye anlatır Orson Welles.'
Kadın birden başını kaldırdı: "Belki de seni çok alkışladım ben!"
Adam, dondu kaldı. "Belki ben de seni," diye fısıldadı.
"Guguk kuşları mı olduk dersin?" diye boynunu büktü kadın. "Galiba," dedi erkek. Birbirlerinin gözlerinin içine baktılar. Elleri aynı anda birbirine uzandı. Artık sessizliğe alışacaklardı.