Gazeteci, yazar, köşe yazarı Mine G. Kırıkkanat

Tüm gazete yazıları / 2000

Şiddetin şehveti

Radikal · 11 Şubat 2000

Atilla Dorsay, '100 Yılın 100 Yönetmeni' adlı harika yapıtında, Stanley Kubrick'in en vurucu filmi 'Mekanik Portakal'ın konusunu şöyle tanıtır: "Anthony Burgess'in romanından yola çıkan Kubrick, yarının dünyasında genç bir serserinin, Alex'in serüvenini anlatıyordu. Alex ve üç arkadaşı vahşetin, şiddetin, cinayetin tümüyle egemen olduğu acımasız ve korkulu bir dünyada gönüllerince yaşıyorlardı. Karanlıkla birlikte evlerine kapanan insanları yuvalarında basıyor, öldürüyor, tecavüz ediyor, yeni duyuların peşinde koşuyor, garip dilleriyle, kuralları bugünden saptanmaya başlamış olası bir büyük kent yaşamını sürdürüyorlardı. Ama toplumun aşırı hoşgörüsünün de ötesine geçen Alex'i hükümet yeni bir yöntemle 'iyileştiriyor', tüm aşırı, şiddet ve vahşet düşkünü yanlarından arındırıyordu..."

Filmi gören ya da romanı okuyanlar anımsayacaklardır; Alex'in tedavi edildiği yeni yöntem, genç caniye aralıksız ve sürekli biçimde şiddet ve vahşet filmleri göstermekti, sevgili okurlar. Alex'i bir koltuğa bağlıyorlar, başını çevirmesin diye demir bir cendereyle sabit ve göz kapaklarını çelik mandallarla açık tutuyorlar, arada bir hemşire üzerine eğiliyor, kuruyan gözlerine damla sıkıyor ve saatlerce, günlerce, gecelerce insanların insanları dövdüğü, işkence ve tecavüz ettiği, kolunu bacağını kopardığı, boğazladığı, oluk oluk kanların aktığı şiddet sahneleri seyrettiriyorlardı.

Tedavinin sonunda, o gaddar, sadist ve maço Alex gidiyor, yerine sulugöz bir hanım evladı geliyordu. Eski çete arkadaşlarının tekme tokatlarına hüngür hüngür ağlamaktan başka türlü karşı koyamayan, aciz bir yaratığa dönüşüyordu Alex.

Mekanik Portakal'ın yazarı Anthony Burgess, aslında şiddet tutkusunu şiddetle yok etmeyi, 'doygunluk' prensibinden yola çıkarak öngörmüştü. Her gün bir patates yerseniz, patatesten hoşlanmaya devam edersiniz. Ama bir günde, sabahtan akşama patates yerseniz, ertesi gün patatesin bırakın yemeği, görüntüsü bile kusturur.

Tarihte şiddetten şehvet çıkaran ilk kurum, din olmuştur. Sadizmin isim babası Marquis de Sade üstüne en mükemmel incelemeyi yapan Georges Bataille: "Sadizmin tanımlanması, dinlerin kurbanlık dehşetine açıklanması zor bir gariplik diye bakan anlayışı değiştirerek, bu dehşetin temelinde cinsel içgüdülerin yattığını ortaya çıkardı," diye yazar. Yine Bataille'ın kaleminden, tarihte çocukları kızgın demirlerle dağlamak, insanları küme küme sepetlere kapatıp yakmak gibi dinsel törenlerin ve canlı canlı soydukları kadınların kanlı derilerini üzerlerine geçirerek ayin yapan din adamlarının, aslında şiddette şehvet arayan ve vahşetle doyuma ulaşan cinsel içgüdüleri 'kutsayarak', sadizmi meşru kılmaktan başka bir şey yapmadıklarını öğreniriz.

Türkiye, devasa bir 'Mekanik Portakal' sürecine girdi sevgili okurlar. İnsanlar birbirini boğazlıyor, 'şuheda' fışkıran topraklarımız var, nereye baksanız cinayet, dehşet ve kan. Hizbullah vahşeti kasetlerini izlemek isteyenler, daha görmeden şiddetin şehvetiyle ürperiyorlar. Devlet halka, halk devlete baka baka karardı. Toplumun geniş geneli, sadizmi benimsedi.

Şu kasetleri görmek isteyenleri sinemalara doldursak... En başta cinayeti işleyen canilere, devlet ve millet vekillerine öncelik tanıyarak, hepsini Alex gibi tedavi etsek; yani Hizbullah kasetlerini aralıksız, zorla ve tekrar tekrar seyrettirsek diyorum, acaba iyileşirler mi?