Kıskançlık
Radikal · 13 Şubat 2000
Kalabalık bir arkadaş grubuydular. Her kafadan bir ses çıkıyor, kahkahalar patlıyor, kimi politika konuşuyor, kimi dedikodu ediyordu. Dingin bir gülümseme vardı yüzünde. Kayıtsız ve nazik. Sözüm
ona sağ yanında oturan arkadaşını dinliyor, arada bir başını sallıyor, gözlerini açıyor, hayret sesleri çıkarıyor, ama neden söz ettiğini kesinlikle bilmiyor ve sesini uğultu gibi duyuyordu. Çünkü tüm dikkati, sol yanındaki kadında ve karşısındaki kendi sevgilisindeydi.
"Fahişe!" diye haykırdı içinden. "Seni gidi küçük fahişe!"
Kadının yüzü, kendi yüzünden daha güzel değildi. Hatta güzel sayılmazdı bile. Ancak vücudu alımlıydı ve bir süre önce, masanın altından, sanki yer darlığındanmış gibi yaparak, bir bacağını kendi sevgilisinin bacağına dayadığını fark etmişti. Masanın üstünde kalan göğüsleri ise, 'unutkanlıkla' iliklenmemiş bir düğmenin azizliğine uğramışçasına, ucundan bucağından görünüyordu işte. "Beyaz gömlek altına siyah sütyen giymiş, kaltak!" diye geçirdi içinden. Arada bir öne eğiliyor, ONUN sevgilisiyle bıcır bıcır bir şeyler konuşuyorlardı. Bir şeyler konuşuyorlardı, çünkü ne sevgilisinin anlattıklarını, ne de kaltağın yanıtlarını, içinde fokurdayan öfkenin sesinden dolayı duymuyordu. Bir uğultu vardı kafasının içinde. Sağında gülümseyerek dinler gibi yaptığı ses, solunda dinlemez gibi görünüp dinlemeye çalıştığı sesler derken, her şey birbirine karışıyor ve o mekanik bir aptallık içinde, baş sallamaya devam ediyordu.
Deliler gibi seviyordu, kadının pantalonlu, ama yine de dişi bacağını dayadığı bacağı. Deliler gibi seviyordu yanındaki yüze bakan gözleri. Deliler gibi seviyordu, yanından çıkan sesi dinleyen kulakları. Kulaklarını düşününce onun, donuk gülümsemesi aydınlandı. "Neresini seviyorum ki bu budalanın, kepçe kulak, pis domuz!" dedi içinden. Oysa ne kepçe kulaktı sevgilisi, ne de domuz.
Beyninin sağ duyusu, "Kendine gel," diye fısıldadı. "Kadına asıldığı falan yok. Sen bilirsin onun ne zaman istekle baktığını!" Gözlerini sevgilisinin yüzüne dikti, bir arzunun gölgesini aradı. Göz göze geldiler, erkek sevecenlikle gülümsedi. İşte her şey yolundaydı!
Her şey yolundaydı da, ah şu bacak olmasaydı bacağına dayalı. Kadın, onun masanın altına baktığını fark etti, ayak ayak üstüne atar gibi yapıp çekti ONUN erkeğine dayadığı bacağını. "Demek KAZAYLA değilmiş!" diye düşündü beyninin sol duyusu. Buz gibi bir bakışla dönüp, yüzüne baktı bu kez rakibesinin. Kadın, sevimli sevimli gülümseyip, başını omuzuna dayamasın mı? "Vay canına! Ne numaralar varmış da biz bilememişiz," diye kıkırdadı içindeki şeytan. Kadın kadına sevecenlikle sokulacak, çok arkadaşmış gibi yapacak ve ONUN erkeğiyle flört ettiğini GÜYA çaktırmayacaktı. Haydi canım, kaçın kurasıydı o! Yağma mı vardı, kanar mıydı böylesine aptalca masumiyet numaralarına?
Beyninin sağ duyusu, daha düne kadar ne kadar içten, akıllı, duyarlı ve zeki bulduğunu anımsadı aynı kadını. "Sapıtıyorum," diye düşündü, "Sigaram kalmamış!" diye ayağa fırladı. Sevgilisinin, "Nereye gidiyorsun?" sorusunu duymazlıktan gelerek kahveden dışarı attı kendini.
Soğuk havayı içine çekti. Bu gece, âşıkların gecesiydi güya. Sevdiği adama, olağanüstü bir sürpriz hazırlamıştı. "İptal etsem mi acaba oteli?" diye geçirdi içinden. "Sen hastasın, delisin!" diye haykıracaktı bir kez daha erkek. "Bacak macak hissetmedim ben, hiçbir çekim duymuyorum o kadına karşı, seni seviyorum aptal, seni! Ama artık dayanamayacağım," diye haykıracak ve kapıyı vurup çıkacaktı nasılsa. Peki kendine hâkim olsa, çenesini tutsa, hiçbir şey yokmuş gibi davransa? Mümkün değildi, biliyordu.
Amaçsız, yürümeye başladı. Durdu. Omuzuna bir el dokunmuştu. Geriye döndü. Erkeğiydi, peşinden gelmişti işte. Alaylı bir bakışla süzüyordu allak bullak yüzünü. Tanrım, ne güzel bakıyordu! Başını başına yaklaştırdı, saçlarından tutup omuzuna yatırdı. "Biliyorum, anladım," diye fısıldadı kulağına. Sokaktan gelip geçenlere aldırmadan, sarıldılar birbirlerine. 14 şubat sabahı, birlikte uyanacaklardı yine.