Gazeteci, yazar, köşe yazarı Mine G. Kırıkkanat

Tüm gazete yazıları / 2000

Doğu, Batı, Gavras ve Güney

Radikal · 16 Şubat 2000

Çok eğlendim. Çok keyiflendim. Sanki bir tenis maçında gibiydim. İçi boş minik toplar gibi bir sağdan, bir soldan çakılan sözleri, sesimi çıkarmadan, uslu uslu izledim. Havada uçuşan küfürler öylesine hızlıydı ve öylesine anında ve sert iade ediliyorlardı ki, bir o yana, bir bu yana çevirmekten kafamı, vallahi başım döndü, feleğimi şaşırdım.

Güya Yılmaz Güney tartışılıyordu. Ama düello, aslında bal gibi birinci cumhuriyetçilerle ikinci cumhuriyetçilerin Yılmaz Güney bahanesiyle sıkı bir hesaplaşmasından ibaretti. Birinciler Yılmaz Güney'e toz kondurmuyor, göklere çıkarıyor, (şimdilik) sanal heykelini dikerek ilahlaştırıyorlardı. İkinciler ise demediklerini bırakmıyor, yerin dibine batırıyor, üstüne çıkıp tepiniyorlardı aynı adamın.

En güzel yazıyı, Radikal'de Tuğrul Eryılmaz yazdı.

En doğru yazıyı, Milliyet'te Yağmur Atsız.

Aslında düelloya katılan tüm safların, haklı olduğu yanlar vardı tartışmada. Farklı değerlendirmeler yapıyorlardı, anlattıkları adamın farklı olduğunu düşünüyorlardı, ancak bütün bu farklılıkların aynı adamı tarif ettiğinin farkında değillerdi. Kendilerinin kabul etmediği niteliklere, o adamın sahip olmadığına karar vermişlerdi. Oysa Yılmaz Güney hem centilmen, hem kabadayıydı. Hem kalındı, hem ince. Hem soylu, hem lümpendi. Hem suçlu, hem suçsuzdu. Hem akıllıydı, hem aptal. Hem evrenseldi, hem yöresel. Hem sanatçı, hem katildi. Hem solcu, hem de oportünistti...

Bu abuk tenis maçını izlerken, bazen içimden bağırmak geliyordu: "Behey ahali! Süleyman Demirel'in cumhurbaşkanı, Mehmet Ağar'ın

bakan, Bülent Ecevit'in Fethullah Gülen hayranı olup, insanların domuz gibi bağlanıp kıtır kıtır kesildiği, laik cumhuriyetin tekbirle kutlandığı, tangoyla başlayan gecelerin göbek dansıyla bitirildiği bir ülkede Yılmaz Güney, bütün bunları olmayıp da ne olacaktı? Orson Welles mi?"

Peki ama sorun neydi aslında?

'Z'in, 'Missing'in, 'İtiraf'ın ve daha birçok güzel ve güçlü filmin yönetmeni, dünyaca ünlü sinemacı Costa Gavras, Yılmaz Güney hakkında bir filmin yönetmenliğini üstlenmişti. Öyle diyordu Yılmaz Güney filminin senaryosunu yazan İnci Aral...

Kimsenin aklına, bu 'İDDİA'nın doğruluğunu sorup soruşturmak gelmedi.

Kimse, Costa Gavras'ın hangi öneriyi kabul, hangi öneriyi reddedecek bir adam olduğunu düşünmedi, tartışmadı. Herkes mantıklı buldu Gavras'ın Güney'in yaşamını filme çekmesini.

İnci Aral durup dururken uydurmamıştı ya, Gavras'ın yönetmenliğini. Elbette Yılmaz Güney'in eşi Fatoş Güney söylemişti kendisine.

Oysa Fatoş Güney kendi kendisine gelin güvey oluyordu.

Costa Gavras ASLA böyle bir filmi yapmayacak, yönetmeyecek.

Yılmaz Güney'in yaşamını filme çekmek için hiçbir nedeni yok, Costa Gavras'ın. Evet, dosttular. Evet, görüşüyorlardı Paris'te, Güney yaşarken. Evet, bir centilmen Costa Gavras. 1981 Cannes festivalinde, en iyi, en çarpıcı film onun filmi, 'Missing'di. 'Yol' ise çok iyi, ama onunki kadar olmayan bir film. Tek başına hakkı olduğu halde, birinciliği siyasal nedenlerle Güney ile paylaştığında hiç sesini çıkarmadı, centilmence kabullendi Costa Gavras. Son yıllarda, Yunanistan ile Türkiye arasında bir dostluk köprüsü kurulmasına çalışıyor. İki ülke arasında buzlar çözülmeye başlamışken, niye Yılmaz Güney gibi Türk devleti açısından 'hassas' bir konuyla, kurmaya çalıştığı dostluk köprüsünü atsın ki?

Costa Gavras, Fatoş Güney'e bu filmi yapmayacağını BAŞTAN söyledi. Ama kesin 'Hayır!'ına rağmen yapılmaya çalışılan emrivakiyi, Yılmaz Güney'e yapılan düzeysiz hakaretlerden sonra, eski dostunun anısı ve ailesine saygısı yüzünden uluorta yalanlayamıyor. Kendisi konuşmuyor ama, ben biliyorum böyle olduğunu. Beni bilenler de bildiğimi bilirler. Çünkü peşin peşin kimseye inanmam. Araştırır ve soruştururum.