Çakıcı'nın cepleri
Radikal · 21 Şubat 2000
Yukarıdaki veciz satırlar, Alaattin Çakıcı'nın avukat deposunun, Türkiye'nin gelmiş geçmiş tüm 'babalarını' savunmuş olması açısından demirbaşı sayılan en görmüş geçirmiş avukatına aittir. Ve kendisini şair sanan, 'manici' Muhiddin Yüzüak (bunca Mafya erbabını savunduktan sonra Yüzükara olacak değildi ya!) bu satırları ve daha birkaç manisini, bizzat el yazısıyla naçiz yazarınızın defterine geçirmiştir.
Alaattin Çakıcı Fransa'da yakalandığında, uzun süre bu davanın peşinde koşacağını öngören bendeniz, tüm düzensiz çalışma geleneğimi bir yana koyup bir defter tuttum, sevgili okurlar. Başta, mahkeme kapılarında yarenlik ettiğimiz Muhiddin Yüzüak'ın renkli manileri olmak üzere, neler yok, neler naçiz yazarınızın Çakıcı defterinde.
Babaların avukatı Yüzüak, yukarıdaki maniyi Çakıcı'nın Nice mahkemesindeki ilk davası sırasında Fransız adliyesinin, adliye sarayına doğru hücuma geçen gazeteci ordularını geri püskürtmekte çektiği zorluk ve daha ilk davada, ne kadar büyük bir belaya çattıklarını anlayan Fransız yargısı için düzmüştü. Bilenler bilmeyenlere anlatsın, Türkçede 'mani düzülür'!
Ancak ikinci duruşmadan itibaren Fransız yargısı ve polisinin, Yüzüak'ın öngördüğü manzarayı seyretmeye hiç de niyetli olmadığı, ama Çakıcı'ya her gün göstermeye kararlı olduğu ortaya çıktı.
Alaattin Çakıcı, Nice mahkemesindeki birinci duruşmasında yargı heyetine:
"Bu dünyada insan haklarının beşiği Fransız adaletine güvenim tam. Türkiye'ye dönersem, beni öldürecekler. Türkiye'de adalet yok, insan hakları yok! Hayatım tehlikede. Yine de hayatımı sizin ellerinize bıraktım. Ne karar verirseniz razıyım hâkim bey! Eğer bu ülkede kalırsam, bu ülkeye verdiğim söz, kalbimi veriyorum, başka yere adımımı atmam..." diyor ve bu savunmasına müteakip, Alaattin Çakıcı Fransa'dan siyasal iltica talebinde bulunuyordu, sevgili okurlar.
Kelimesi kelimesine böyle yazıyor, benim kara defterde.
Oysa aynı Çakıcı, Fransız hapishanelerinde geçirdiği on ay sonunda Aix En Provence İstinaf mahkemesindeki üçüncü duruşmada şöyle konuşuyordu:
"On aydır çok zor, çok özel şartlarda yatıyorum. Kafamı düdüklü tencereye koydular, kaynatıyorlar! Beynimin yarısı gitti. Fransız adalet bakanlığından beynimin yarısını geri istiyorum. Artık dayanamayacağım. Benim ülkemde insan hakları var, oradaki hapishaneler daha insanca! Türk adaletine güveniyorum. Beni iade edin..."
Alaattin Çakıcı, on ay sonunda otuz kilo zayıflamıştı. Oysa tüm tutukluluk haklarından yararlandırılıyordu. Avukatlarıyla her gün, ailesiyle haftada üç kez görüşüyordu. Avukatları, girişte ve çıkışta aranmıyorlardı. Ama Çakıcı, gerek avukatlarıyla, gerekse ailesiyle her görüşmesinden sonra özel bir hücreye alınıyor, anadan doğma soyuluyor, HER YANI özenle aranıyordu! Bırakın kaşmir takımlar ve saç boyası, CEP telefonu BİLE olamadı.
İşte böyle dize getirdiler Çakıcı'yı. İşte böyle zayıflattılar, kafasını düdüklü tencereye koyup kaynattılar, işte böyle Türkiye'ye yönelik tüm iftiralarını yedirip yutturup, Türkiye'ye iadesini yana yakıla istemesini sağladılar. Oysa Çakıcı'ya yapılan muamelenin hiç bir özelliği yoktu. Ama Fransa hapishanelerinin kuralları vardı ve tüm mahkûmlara bu kurallar uygulanıyordu.
Çakıcı, sonunda Türkiye'ye geldi. Yitirdiği kiloları aldı. Mahkemede konuşmayı reddediyor. Susma hakkını kullanıyor paşam. Saçlarını boyatmış. Hücresinde cep telefonu bulunmuş, hatta 'hediye' cep telefonları dağıtmış yarenlerine. Erol Evcil ise zulaya 100 bin dolar atmış hapiste.
Muhiddin Yüzüak'ın manisinde, Fransızlara 'gördünüz' dediğiniz manzarayı, halen kim ve hangi ülke seyrediyor sizce?