Kutlama
Radikal · 26 Mart 2000
Sağ elinde tuttuğu makası sol eline geçirdi ve titreyerek dolabın kapısına sarıldı. Yaylı menteşelerle kısa bir mücadeleden sonra ve içini çekip göz yaşlarını silerek, ardına kadar açtı kapıyı. Önce gömleklerden başladı işe. Hepsini güzelce yatağın üstüne yaydı, lime lime doğramaya başladı. İlk üçünün kollarını kesti. Dört gömleği de göğüs hizasından. Bileği ağrımaya başlayınca, yine ağlamaya koyuldu. Bir buğu perdesinin ardından bakan gözleri, kendi eliyle diktiği düğmeleri fark edince, sonuncu gömleklerin düğme şeritlerini kesip atmakla yetindi. Durdu, bileğini ovuşturarak soluklandı bir süre.
Ne kadar çabuk yıkılmıştı her şey. Daha bu sabah
onu sevgiyle öpüp giden adamın gömlekleriydi şimdi kestikleri. Sonuncu düğmesini hep kendisinin iliklediği, sevgiyle sıvazlayıp buruşuklarını düzelttiği gömleklerin içinde duran adam değil miydi şu anda asıl ve kör testereyle kesmek istediği? Yaşamını bir anda tepe taklak eden son iki saati düşündü. Kocası bu sabah, üç günlük bir iş yolculuğuna çıkmıştı. Bavulunu her zamanki gibi itinayla, o hazırlamıştı yine. Yarın, evliliklerinin 21. yıldönümüydü. Adam, "İlk kez ayrı kutlayacağız, ama üzülmüyorum. Nişanlılık günlerimizdeki gibi özleyeceğim seni. Kavuşmak daha bir güzel olacak," demişti. Uzun bir öpücüğün ardından kapattığı kapı, kadın daha kahvaltı masasını toplamadan çalmıştı. Gençten bir çocuk, dev bir çiçek buketiyle bir zarf uzatıp gitmişti. Makbuzu imzalarken, adamın kendisine ertesi günün mana ve önemi dolayısıyla gönderdiği çiçekleri tuttuğundan emindi kollarında. Derken sevinçle zarfı açmış ve inanamamıştı gözlerine: "Sevdamın Gül'üne Fahri elçi geldi güller..." yazıyordu pembe bir kart üstünde, yaldızlı baskı harfleriyle. Onun adı, Gül değildi. Adamın kendisini "gülüm" diye çağırmak gibi bir âdeti yoktu, ama adı bal gibi Fahri'ydi!
Anında çözmüştü bilmeceyi. Kocası, metresine hazırlattığı buketi yanlışlıkla kendisine göndertmişti. Ya da tersi. Bakmadan imzaladığı makbuza sarıldı, evet ta kendisiydi adı ve soyadıyla, ONUN yirmi bir yıllık kocası ve BAŞKASININ âşığı.
Pantalonları yaydı gömleklerin üstüne. Her birinin ağlarını özenle oyarak çıkarmaya başladı. Bir yandan kesiyor, bir yandan düşünüyordu. Hatta hiç bu kadar hızlı düşünmemişti hayatında. Mesajda 'elçi' sözü olduğuna göre, demek buluşacaklardı. Demek kocası, iş yolculuğuna değil, metresiyle kaçamağa gidiyordu. Daha çiçekler yolladığına göre, demek ki ilişkilerinin başındaydılar. Demek balayına çıkıyordu alçaklar!
Acaba telefona sarılsa mıydı? Henüz işte olmalıydı, öğleden sonra demişti uçağı için. Telefonu açsa, "Her şeyi biliyorum.." diye başlayıp ağzına geleni söylese miydi bir güzel? Hayır, hayır. Böyle bir hesaplaşma yetmezdi. Kötülük etmek istiyordu ona. Kendisine yapılan gibi sürpriz bir kötülükle başlatmak savaşı. Elbette yanına bırakmayacaktı. Elbette yetmezdi giysilerini doğramak. Canına okuyacaktı onun. Sürüm sürüm süründürecekti mahkemelerde. Onu ve o karıyı, ikisini de rezil edecekti. Ama işte, daha nasıl yapması gerektiğini bilmiyordu henüz. Önce onu parçalar gibi her şeyini parçalayacak, sonra çekip gidecekti evden. Hiç bulunmayacağı bir yere. Kendisi savaşmak üzere ortaya çıkmaya karar verinceye kadar haber alamayacaktı adam, ondan.
Ceketleri çıkarıp kesmeye başladı. İç çamaşırları düşünerek çabuk tuttu elini, yalnızca kolları kesmekle yetindi. Her makas darbesinde: "Hain, utanmaz, alçak..." diye söyleniyor, söylendikçe hırslanıyor, hırslandıkça içi yanıyor ve daha fazla küfür bilmediğine hayıflanıyordu.
Külotlara sıra geldiğinde, telefon çaldı. Yüreği yerinden fırlayacakmış gibi çarparak, ONUN sesini duyacağını sanarak hamle yaptı. Sabahlığının eteğine takılıp yere düştü. Doğruldu ve titreyerek sarıldı ahizeye: "Alo..." Telefondaki bir erkek sesi, ama ONUNKİ değildi. "Pelin Hanım?... Evet!..."
Çok özür diliyordu erkek sesi. Çiçekçiydi. Bu sabah, iki adet Fahri Bey'den sipariş almış ve karıştırmışlardı. Galiba kendisine gelen buket, onun Fahri'sinden değildi. Bir yanlışlık olmuş ve diğer müşteri, Gül diye bir hanım uyarmıştı kendilerini... Çok özür diliyorlardı çok. Sabah aldığı çiçekler kendisinde kalabilirdi tabii. Doğru Fahri Bey'in ısmarladığı buket ise, elbette doğru tarihte teslim edilecekti.
Telefonu kapatırken: "Elbette yarın..." diye düşündü kadın.