Gazeteci, yazar, köşe yazarı Mine G. Kırıkkanat

Tüm gazete yazıları / 2000

Rastlantı

Radikal · 2 Nisan 2000

İskeleden yarım metre ayrılan vapurun halatları alınırken atladı içeri. Korkunç baş ağrısına karşın, keyiflendi. Delikanlıyken de böyle yetişirdi vapurlara. Yolcuların geçmesine yarayan tahta kızakları hiç kullanmazdı. Aklından, bu tahta kızaklara gerçekten ne dendiğini bilmediği geçti. Bunca yıldır her gün gördüğü bir nesnenin adını merak etmediği için kızdı kendine. Derken, tüm ömrüne aşina vapurları ne kadar az tanıdığını, gemiciliğin özel dilinden ne kadar habersiz olduğunu düşündü, kederlendi. Denizi seviyordu, vapurları seviyordu, ama sahip çıkacak kadar değil, demek ki. Denizci olmayan bir millet olmakla açıklanabilir miydi acaba bu kayıtsızlık?

Yolcu salonunun kapısında donakaldı. Gözlerine inanamıyordu. Tam karşısında, en dipteki koltuklarda, yan yana oturmuşlardı. İçgüdüsel bir tepkiyle geri çekildi. Zaten göremezlerdi kendisini, öyle ilgiyle birbirlerine bakıyor ve konuşuyorlardı ki... Tepeden tırnağa buz kesildiğini duyumsadı. Titremeye başlamıştı. Hayal mi görmüştü yoksa? Salonun kirli penceresinden tekrar baktı içeriye, evet, onlardı işte: En iyi arkadaşı ve kendi karısı! Silkindi: "Saçmalıyorum." Mutlaka bir rastlantıydı. Başka türlü olamazdı. Yapamazlardı bunu, ona. İçeri girse, kendisini görseler, kimbilir ne şaşırır ve sevinirlerdi. "Aylin bu tarafa geçti herhalde, tesadüfen rastlaştılar, sohbet ediyorlar!" diye düşündü. Ama, nedense, içinden bir ses, öyle olmadığını, kendisini göstermemesi gerektiğini söylüyordu. Başka bir ses ise, derinlerden, çok derinlerden: "Sen hiç arzu etmedin mi onun karısını? Kaç kez rüyalarına girmedi mi, onun kadınıyla seviştiğini düşlemedin mi hiç?.." diye fısıldıyordu. Evet, hep arzu etmişti Esra'yı. Ama en yakın arkadaşının karısıydı, elbette bastırmış, hiç belli etmemişti duygularını. Demek, demek, o da, onlar da aynı arzuyla yanıp tutuşuyorlardı. Fakat, onlar bir adım daha atmış ve işte, karşısındaydı sonucu. Kaç yıldır içtikleri su ayrı gitmiyordu. İki kadın, iki erkektiler. Kaç yıldır birlikte tatil yapmış, aynı odalarda uyudukları olmuş, tüm günleri, tüm geceleri, tüm düşünceleri paylaşa paylaşa, paylaşmadıkları tek şeyi, arkadaşlığın engellediği cinselliği arzulamaya başlamışlardı anlaşılan.

Korkunç bir öfke kapladı içini. O yapmamıştı. Öyleyse niye Ali ve Aylin...

Tekrar içeri baktı pencereden. Kendisi gibi sahanlıkta duran yolcular, halindeki garipliği farketmişlerdi, aldırmadı. Yüreği deli gibi çarpmaya başladı. Karısı, yıllardır sevdiği, okşadığı, okşamaktan bıkmadığı karısı, bir zarf veriyordu arkadaşına. Aşk mektubundan başka ne olabilirdi ki? Son aşk mektubunu ne zaman yazdığını düşündü Aylin'e. Hatırlamıyordu bile. Aynı evde yaşayan iki insan, birbirine niye aşk mektubu yazsındı ki? Ama işte, demek Aylin, hâlâ yazabiliyordu. Kıskançlık, soğuk bir bıçak gibi saplandı midesine.

Daha bu sabah, Ali'ye telefon etmiş, iş çıkışı

iki tek atmayı önermişti bir yerlerde. "Yok," demişti Ali. "Bir işim var, evde görüşürüz." Onlarda yemek yiyeceklerdi bu gece. Demek 'iş', onun karısıydı. Nereden bilsinler başının ağrıyacağını, erken döneceğini eve? Artık emindi, vapurda tesadüfen karşılaşmadıklarına. O hep vapurla dönerdi. Ama Ali'nin arabası vardı. Geçenlerde, birlikte binlerce kilometre yaptıkları

o güzel arabayı satacağım dediğinde arkadaşı, içi cız etmişti. Almayı bile düşünmüştü, salt anılarla yüklü olduğu için. Ama işte, çocukların okul taksidi, evin taksidi... Açmamıştı gizli isteğini.

İlk iskelede attı kendini vapurdan. Saatlerce, gerçekten eve dönüş saati gelene dek yürüdü, yürüdü. Martıları seyretti, denize baktı, görmeyen gözlerle. Karısına doğru yola çıktığında, açıkça sormaya ve konuşmaya karar vermişti. Mutlaka

bir izahı vardı, belki masumdular. Sevdiği

kadına ve arkadaşına bir şans tanımalıydı.

Karısı yalnızdı evde. Hiçbir şey olmamış gibi hazırlandılar. Konuşmadan önce, bu gece birlikteyken, onlara daha yakından bakmak istiyordu. Dışarı çıktıklarında, karısı gözlerinin içi gülerek elini tuttu ve kapının önündeki arabayı gösterdi: "Bak!" Ne olduğunu anlamadı önce. O kadar alışıktı ki bu arabanın bu apartmanın önünde durmasına. Karısı, çantasından bir anahtar çıkarıp uzattı: "Şoför bey, yanınıza binebilir miyim?"