Gazeteci, yazar, köşe yazarı Mine G. Kırıkkanat

Tüm gazete yazıları / 2000

Kayıp aranıyor

Radikal · 9 Nisan 2000

Metro vagonları, Sevres Babylone durağına kustuğunda yolcularını, gün ışığına çıkan kadın bir an durdu, gözlerini kapadı. Demek sonunda gelmişti bahar. Güneşe ne de çabuk alışıyordu insanlar! Sanki hiç onsuz kalmamış gibi, hangi dolap diplerinden bulup çıkardılarsa sabah sabah, ince ketenler, dekolte bluzlardan taşan etlerini çevirivermişlerdi güneşe, kışın hastalıklı beyazını sabırla kızartıyorlardı kaldırım kahvelerinde.

Kadın, "Acaba o da farkında mı güneşin?" diye düşündü, randevu yerine doğru yürüdü. Evet, oradaydı, her günkü gibi. Hayır, fark etmemişti baharın geldiğini, havaların ısındığını. Daha doğrusu, geride kalan kışın farkında değildi ki, baharın ayrımında olsun. Üstünde hep aynı giysiler vardı, her günkü teçhizatıyla. Sırtında ince bir yağmurluk, ayağında aynı papuçlar, elinde hangi belgelerle dolu olduğu bilinmeyen bir eski evrak çantası. Soğuk günlerde üşümemişti, sıcaklarda terlemeyecekti, kesin.

Onu ilk kez ne zaman gördüğünü anımsamaya çalıştı kadın. Yıllar mı olmuştu, yoksa aylar mı? Bir kış günüydü, şakır şakır yağmur yağıyordu, emindi. Çünkü dikkatini, herkes yağmurdan kaçmak için bir yerlere koşarken, adamın sırılsıklam olmaya aldırmadan, yerinden kıpırdamadan durması çekmişti. Lüks erkek eşyaları satan bir mağazanın önündeydi. Kadın önce onun servis arabası bekleyen bir memur olduğunu düşünmüştü. Ama saatler sonra, aynı metroya doğru koşarken, adam hep, aynı yerde bekliyordu. Bu sahne, her gün, her gün tekrarlandı sonra.

Her gün, her saat, aynı yerde, öylece.

Bir gün dayanamadı, iyice yaklaştı, önünde durdu, yüzüne baktı kadın. Adam bir süre gözlerini kaçırdı. Sonra, ansızın, çılgın bakışlarını kadının gözlerine dikti ve: "Christine?" dedi usulca. O an, çok kötü hissetti kadın kendisini. Bir yasak bahçeye girmiş, kendisine verilmeyen bir randevuya gelmiş gibiydi. Yaramazlık yaparken yakalanan bir çocuk suçluluğuyla: "Hayır, Christine değilim," deyip hızla uzaklaşmıştı yanından.

Ertesi gün adam, yine aynı yerdeydi. Bir süre sonra, merakını yenemedi, en yakındaki gazete satıcısına sordu, adamın kim olduğunu. "Anlatılanlar doğru mu bilmiyorum," dedi satıcı. "Karısı tarafından terk edilmiş galiba. O gün, bugündür kadının gelmediği son randevu yerinde bekler durur. Sabahtan akşama, hatta gece yarısına kadar. İşe gelir, işten gider gibi. Ben gazete bayiliğine başladığımda da buradaydı..."

Zaman kayıp geçti aradan. Kadın, Sevres Babylone'a gitmez oldu. Oracıkta, o lüks mağazanın önünde bekleyen adamı unuttu. Başka bir erkeğin kokusuyla dolu evinden çıkmıyordu. İlk zamanlar, üzerine kapanan duvarları görmezden gelmeye çalıştı. Yatağa giriyor, yorganı başına çekiyor ve uyumaya, unutmaya çalışıyordu. Uyuyamıyor ve unutamıyordu.

Bir akşam vakti, duvarlara baktı ayrılıktan sonra ilk kez. Duvarlardaki mutluluk fotoğraflarına. Kalktı, telefonun prizini çekti, mutfağa girdi, kapısını kapattı, fırının düğmesini çevirdi, kapağını açtı, dizlerinin üstüne çöküp içine soktu başını. Sonrasını, anımsamıyordu. Beyaz bir yatak, elini tutan bir kadın elini belki, hayal meyal. Ölememeyi kabullendi. Hayır, söz veriyordu, tekrarlamayacaktı anlamsız hareketini.

Artık ne yapması gerektiğini anlamıştı, ne istediğini biliyordu.

Başını kaldırdı, masmavi göğe baktı kadın. Güneşi aramadı. Işıltısı yeterdi. Lüks erkek eşyaları satan mağazanın önüne gelince durdu, gözlerini gözlerine kilitledi adamın. Çılgınca bakışlar, sabitleşti: "Christine?"

"Evet!" dedi kadın. "Benim, geldim..."