İki genç, bir rapor
Radikal · 17 Nisan 2000
Arkadaşım Claudine, üzgündü dün gece. Benimkiyle yaşıt bir oğlu var, hastaymış. "Mononükleoz, olmasından korkuyoruz," dedi. "O da ne?" dedim tabii. Gülümsedi: "Aşk Hastalığı, diye de anılır, bilir misin?" Hayır bilmiyordum, şaşırdı. Hele geçirmediğimi öğrenince, sanki su çiçeği sıramı savmamışım gibi hayret etti. Claudine'e bakılırsa hemen her genç, yirmili yaşlarda ve ilk aşkı hüsranla bittiği takdirde yakalanırmış bu hastalığa. Şiddetli bir anjin gibi tezahür eder, ancak antibiyotiklere cevap vermezmiş. åşık gencin boğazı şişer, hatta düğümlenir, yemekten içmekten kesilir, birkaç günde kilolarca zayıflar, kanındaki akyuvarlar artar, alyuvarlar azalır ve anemiye kadar gidermiş. Arkadaşımın dünya güzeli bir oğlu var. Birkaç ay önce ilk kez âşık olduğunu öğrenmiş, anaç anaç titremiştik birlikte. "Yani bitti mi?" dedim. Hüzünle başını salladı Claudine: "Evet, iki hafta önce ayrıldılar." Söylenecek bir şey yoktu. Mononükleoz dedikleriydi, herhalde. Claudine'le anaç anaç sustuğumuzu gören Daniel teselli etti: "Haydi hanımlar, toparlayın kendinizi, hangimizin başından geçmedi ki? Böyle böyle öğrenilir hayat..."
Hayat.
Gençler hayatı gerçekten böyle mi öğreniyorlar dünyanın her yanında?
Gece eve döndüğümde, gelen mektuplara baktım, ilk mesaj, sorumun yanıtıydı sanki. Adı bende saklı bir Türk genci, bakın neler yazmış:
"...Karamsarım. Çünkü yaşadığım ülkede olanlar, hiç hoşuma gitmiyor. Önceleri sadece gazete ve haber bültenlerinden dinlediğim işkence olgusu, şimdi benim ailemden birinin başına geldi. Olayı bireyselleştirdiğimi sanmayın. Ama yakınımda cereyan edince, daha iyi anladım. Adaletin olmadığı, olanın işlemediği bir ülkede dünyaya geldiğimi ilk kez, tüm vuruculuğuyla kavradım. Çünkü mağdur olan, benim kardeşim.
Mahkemenin dünkü duruşmasında, ailem ve dostlarımız bir kez daha haksız saldırılara maruz kaldılar. Üniversite öğrencisiyim ama, inanın beyin hücrelerim algılamaya yetmiyor olan biteni. Haksızlığın diz boyu olduğu bir ülkede, kimler ne zaman farkına varacaklar acaba buralarda insanların yok yere öldürüldüğünü, öldürenin de bu ülkenin polisi, askeri, vs.si olduğunu. Benim babam da emekli bir polis. Ve ben, okul hayatım boyunca babamın polis olduğunu gizledim arkadaşlarımdan. Daha fazla söyleyecek bir şey bulamıyorum, BOĞAZIM DÜĞÜMLENİYOR çünkü. Çünkü evrenselliğin öğretildiği üniversitemde, bunları bana öğretmediler, bu yüzden anlama zorluğu çekiyorum yapılanları. Sizinle paylaşmak istedim yalnızca. Umarım anlatmak istediklerimi anlatabilmişimdir.
...Bu akşam, adaletin, insanlık onurunun, kardeşliğin; gecenin karanlığını ve tüm karanlıkları aydınlatan bir Ay'ın var olduğu, gökyüzü mavi bir ülke hayaliyle gözlerimi kapayacağım geceye. Beni dinlediğiniz için teşekkürler."
İşte size iki genç, iki ülke. Demek ki hayat, her yerde başka türlü öğreniliyor ve Fransa'daki gencin boğazı aşk acısından düğümlenirken, Türkiye'deki gencin gırtlağındaki yumruk, yenemediği haksızlık duygusu ve kardeşine yapılan işkence.
Önümde, 'Sınır Tanımayan Muhabirler' derneğinin 2000 yılı raporu duruyor. Türkiye'deki işkence ve faili meçhul cinayetlere, bir kez daha 14 sayfa ayrılmış. 1979'da öldürülen Abdi İpekçi ve 1993'te öldürülen Uğur Mumcu cinayetlerinin aydınlatılmasında en küçük bir umut ışığı yok. Geçen yıl Ahmet Taner Kışlalı cinayetiyle ilgili olarak Akit gazetesi hakkında başlatılan sözüm ona soruşturmadan ise, hâlâ sonuç alınmamış. Yani Türkiye cephesinde yeni bir şey yok, ama Başbakanımız, güya eski bir gazeteci. Bu ülkede genç boğazlar kimbilir kaç yüzyıl daha, aynı eller tarafından düğümlenecek...