Gazeteci, yazar, köşe yazarı Mine G. Kırıkkanat

Tüm gazete yazıları / 2000

Vermek ya da vermemek

Radikal · 19 Nisan 2000

'Mobile' diye adlandırılan hareketli heykelciklerin babası Alexander Calder'e özel bir sevgim vardır. Mühendis, yontucu ve ressam Calder, elbette çok önemli ve 21. yüzyıla damgasını vurmuş bir sanatçı. Andre Breton, onun eserlerini 'Dengenin pür sevinci' diye tanımlarken; Jean Paul Sartre, "Calder hareketi belirtmiyor, yakalıyor," derken herhalde boşuna konuşmuyorlardı. Ancak benim Calder sevgim, onun sanatçılığından çok, kişiliğine yönelik.

1942 yılına dek minicik, kıpırtılı heykelcikler yaratan Calder, bu tarihten öteye biçem değiştirdi ve 'mobile'lerin karşıtı sayılabilecek büyük boyutlarda, durağanlık, ağırlık ifade eden kunt heykeller yapmaya başladı. Bir merakı da, 'stabile' adını verdiği bu heykelleri, baştan aşağı siyaha boyamaktı.

Çok ünlüydü Calder, çok. Ancak bir o kadar da geçimsiz, tavizsiz ve inatçı. Eserlerini öyle her alıcıya satanlardan değildi. Bu zorluk, parayı bastırınca her istediğine sahip olmaya alışık sosyetik sanatseverlerin arzularını kamçılıyor ve varsıllıklarıyla ünlü isimler ondan bir heykelciğe sahip olabilmek için birbirleriyle yarışıyorlardı. Bir gün Calder'in atölyesine çok zengin bir koleksiyoncu ile hanımı geldiler. Hoşbeşten sonra koleksiyoncu çift ıkına sıkına talebini açıkladı. 'Maestro'ya bir 'stabile' ısmarlamak istiyorlardı. Ancak bu 'stabile', salt kendileri için yaratıldığının iyice anlaşılması için, biraz farklı olmalıydı. Heykeltıraş, sessizce dinliyordu. "Acaba bizim için altından bir stabile dökebilir misiniz? Bedeli neyse, ödemeye hazırız," dediler. Calder, piposundan bir soluk çekti: "Tabii," dedi, "Niye olmasın? " Koleksiyoncu çift bir sevindi, bir sevindi. Kadın, eşine dönüp: "Ben sana dememiş miydim, bak kabul etti," derken... Calder, yarım kalan tümcesini tamamladı:

"Madem istiyorsunuz, altından da heykel yapabilirim. Ancak, siyaha boyarım!"

İnsanın, yaptığı iş, benimsediği ilke, tuttuğu yol konusunda inanç ve görüşlerinden taviz vermemesi, işte böylesine kolay aslında, sevgili okurlar.

Asıl zor olan, taviz vermek. Çünkü tavizin sonu yok. Bugün bir ucu, yarın öbür ucu, öteki gün ortası derken, belkemiksiz kalan insanı bekleyen evrim bir tür entelektüel sürüngenlik.

Çevrenize şöyle bir bakınız: "Gençliğimde eski solcuydum, çok hata etmişim, enayiymişim," diye cilt cilt günah çıkartan yazarların: "Değiştim. Değişmeyen hıyardır," savunmasının altındaki değişimde ne var? Calder'in sanatında 'mobile' eser kavramını yarattıktan sonra tam zıttını işlemesi, 'stabile'ler döküp yontarak yeni bir çığır açması mı? Yok canım. Bu yazarlarda meydana gelen tüm evrim, parasızken yoksulları savunup, paralanınca, paralanmalarıyla fikirsel uyum gösterebilmek için paralı görüşü benimsemelerinden ibaret. Hiçbirisinin ne fikir dünyasına kazandırdığı yeni bir düşünce, ne de başka bir kapıya taktığı yeni bir tokmak yok. Üstelik hepsi düşünsel anlamdaki boşluklarının, tabansızlıklarının bilincinde. Yoksa böylesine cıyak cıyak ve uluorta 'mea culpa' yapmak ihtiyacı duyarlar mıydı?

Aslında hepsini, politikacısıyla, gazetecisiyle, serbest meslek sahibiyle, 'dün dündür, bugün bugündür,' potasında eritebileceğimiz bu 'değişim' sahiplerinin, ne yapsalar ne etseler, YARINA ancak ve ancak 'tutarsızlıkları' kalacak. Çünkü bu insanlar, dünkü yanılgılarını kendi ağızlarıyla kabul ediyorlar. Bugün söyledikleri ve tuttukları yol niçin ve hangi geçmişin güvencesine dayanarak doğru olsun ki?