Gazeteci, yazar, köşe yazarı Mine G. Kırıkkanat

Tüm gazete yazıları / 2000

Vazgeçilmeyen

Radikal · 23 Nisan 2000

Ne garip. Uzaklaştığı kapının ardında, yaşamının en acı anlarını bırakmıştı ve binlerce düşünce hücum edeceğine kafasına, beyninde dün söylenmiş bir tümce çınlıyordu: "Saçlarıma dokunma lütfen!" Önceleri, aşklarının canım cicim aylarında, daha zarif itiraz ederdi, saçlarının okşanmasından hoşlanmayan beyfendi. Beyfendi...

Lame papuçlarının yüksek topukları üstünde, resepsiyonun verildiği otelin çakıl taşı döşeli yolunda bata çıka, bilekleri bükülerek ilerlemeye çalışırken, gülmekle ağlamak arasında olduğunu duyumsuyor, ancak henüz hiçbir şey düşünemiyordu.

Sonunda Boğaz yoluna çıkıp, bir taksiye attı kendini. "Nereye abla?" Tereddüt etti. Elbette içki istiyordu canı. Bol içki. Böyle bir geceyi, alkolde boğmazsa nerede boğabilirdi ki? Ama yalnız. Ama tanıksız. Çaresiz eve gidecekti. "Cihangir'e..." dedi şoföre. Araba, yarış atı gibi kişneyerek havalandı. Derdini unuttu, taksiciye yöneltti dikkatini. Genç, yakışıklı, afili bir lümpendi. Fren gıcırtılarıyla ilk virajları almaya başladıklarında: "Biraz daha yavaş kullanabilir misiniz?" dedi sakin olmaya çalışan sesiyle. Delikanlı şoförün direneceğini ummuştu. Hiç sesini çıkarmadı adam, araba yavaşladı. Rahatlayıp arkasına yaslandı kadın.

Beyfendi...

Üç yıl olmuştu, kaça göçe beraberlikleri başlayalı. Hayır, gizlememişti evli olduğunu. Zaten doğru dürüst ve yüzüne bakılır erkeklerin tümü evli değil miydi? Niye bu kadar erken evleniyordu ki bu salaklar? "Ya sen, 18 yaşında evlenmedin mi be kadın!" diye çınladı içinde, vicdanının bir türlü yalancılığa alıştıramadığı sesi. Evet ama o, hatasını anlayınca (bıkınca) ayrılmıştı. Oysa budala erkekler, nedense bir türlü boşanmaya karar veremiyorlardı. Beyfendi... Neler anlatmıştı neler, o beyfendi. Karısıyla sevişmiyorlardı artık. Hiçbir şey kalmamıştı aralarında. Zaman aşımı, alışkanlık... Elbette ayrılmayı düşünmüştü. Ama işte, çocuklar vardı. Onlardan kopmamak için... Fakat bu kez birine, yani kendisine âşıktı, kararlıydı boşanmaya, biraz sabır gerekiyordu, biraz bekleyecekti.

Beklerken, saçları karıştırılmayacaktı ama! Başlangıçta şaşırmıştı kadın. Yaşamına giren erkeklerin hepsi bayılırdı başlarını okşatmaya. Oysa bu, ödünç yataklarda ne zaman elini saçlarına atsa, "Yapma! Hoşlanmıyorum..." diyordu. "Demek bekâretiymiş..." diye geçirdi içinden kadın.

Bu gece, onlara rastlayacağını bilmiyordu. Adam da onun resepsiyona geleceğini. Üç yıldan beri ilk kez, karşılaşmışlardı. O, adam ve karısı. Kim tanıştırmıştı (ya da tanıştırdığını sanmıştı) anımsamıyordu, birdenbire burun buruna gelmişlerdi, neşeli bir grubun ortasında. Karısı hiç tahmin ettiği gibi değildi. Ufak tefek, gamzeli bir sarışın. Fıldır fıldır gözleri, muzip ve iyimser bir ışık saçıyor, 'beyfendi'nin evdeki sakarlığını hicvediyordu arkadaşlarına. Dinleyenler, kadının anlattıklarına gülüyorlardı katıla katıla. O hariç. Bir ara, aynı adamı paylaştıkları kadın, konuya nereden gelindiyse: "Ah, bir de," demişti, "Beyfendi saçları iyice karıştırılmadan uyuyamaz... Bendeniz, o uyuyuncaya kadar başını okşamakla yükümlüyümdür!"

Göz göze gelmişlerdi aynı anda, adamla. Her şey anlaşılmış ve bitmişti.

Taksi, evin önünde durdu. Parayı titrek ellerle uzun uzun arayıp saydıktan sonra uzattı kadın. İndi. Merdivenlere doğru ilerledi. Taksi hâlâ hareket etmemişti. Delikanlı şoförün bakışlarını üzerinde hissediyordu. Ansızın döndü, eğildiği cam, çoktan inmişti. "Benimle gelmek ister misiniz?" dedi kadın.