Değişim
Radikal · 30 Nisan 2000
Garajın kapısını açan düğmeye iki kez basmak zorunda kaldı. Elleri mi titriyordu, yoksa sinirli miydi, çözümleyemedi. Bir yorgunluk çökmüştü üstüne ağır mı ağır. Motoru durdurdu,indi, seyretmeye başladı arabasını. Kırmızı Ferrari, garajın soluk ışıkları altında heyecan verici bir macerayı beklerken pinekleyen muhteşem bir canavara benziyordu. "Terkisine layık biniciyi..." diye geçirdi içinden adam. Onu ilk gördüğü, yumuşacık deri koltuğuna oturup direksiyonun değerli ağacını okşadığı günü düşündü. Genç bir kızı ayartan yaşlı çapkın gibi, neler neler vaat etmiş ve tutamamıştı yarışmak için titreyen kırmızı Ferrari'sine. Uçmak için yaratılmış bir efsane, onun elleri ve ayakları altında, evden işe, işten eve gidip gelen memur arabasına dönmüştü. Birden çok yaşlı duyumsadı kendisini.
Yatak odasında ışık olmamasını dileyerek girdi eve. Her yer aydınlıktı. İçerde, onu bekliyordu, yatmamıştı işte. O gelmeden yatmazdı ki zaten hiç. Sinirlendi. Kaç yıldır, kaç aydır göğüs geriyordu bu sessiz sorguya? Bağırsa, çağırsa, bu denli yıpranmayacaktı. Ama o, onu kendisi kadar iyi bilen yarısı, karısı, susarak suçluyordu. Bir viski doldurdu, pencereye yaklaştı, görmeyen gözlerle baktı siyah denizi yaran gemi ışıklarına. Bir dikişte içip viskisini, bir an önce bitsin diye yöneldi sorgu odasına. Salonu kaplayan kocaman aynalardan birinden, kendi görüntüsü düştü önüne. "Bu ben miyim?" diye baktı aynanın içindeki hafif göbekli, saçları dökülmeye başlamış adama. Aynadaki yüzünü buruşturarak fısıldadı: "Bu ben miyim?"
"Kitaptan başını kaldıracak ve bakacak..." diye düşündü adam. Kadın kitaptan başını kaldırdı ve baktı. Ceketini sıyırırken: "Biliyorsun değil mi?" dedi. Kravatını gevşetirken, "Televizyonda izlemişsindir tabii," diye ekledi. Kadın gözlerini kaçırdı. Ama adam, onun ne dediğini duyar gibiydi: "Söylemiştim sana..." Acele acele konuşmaya başladı adam: "Evet, yanılmışım. Değişmemişler. Sen haklıymışsın."
Kadın, oturduğu yatakta doğruldu. "Hayır, değiştiler. Muhalefette kurttular, iktidarda köpek oldular. Ulumuyor, havlıyorlar. Kopartmıyorlar, ısırıyorlar..." Karısının yanına oturdu, elini tuttu adam: "Nefret ediyorum her şeyden. Başımızı alıp gidebilsek birlikte, keşke..." Adamın ellerini okşadı kadın. Bir süre sustular. İkisinin içinden de aynı düşünceler geçiyordu belli. Adam, suçlu bir çocuk gibi başını eğmişti. Nasıl da yanılır olmuştu son yıllarda. Üstelik yanılgılarını yazıya dökmüş, kâğıda geçirmişti. Neden bu kadar çok yanılıyordu acaba? İyi niyetinden mi, rahatının bozulması istemediğinden mi, yoksa gaza getirildiği için mi?
"Üzülme," diye fısıldadı kadın. "Yanılan bir sen değilsin..."
"Ama sen hiç yanılmadın," diye geçirdi içinden adam. Bir türlü anlayamıyordu zaten. Türkiye'yi birlikte kurtarmaya kalkmışlar, birlikte caymışlar, birlikte eza, birlikte cefa çekmişler, birlikte sefaya erişmişlerdi. Nerede, ne zaman farklı düşünmeye başlamışlardı ki yanılan hep kendisiydi artık?
"Sen yalnız değiştin ve her şeyin seninle birlikte değiştiğini sandın, oysa onlar aynı kaldı. Ben bile değişmedim," dedi kadın. "Ama hep yanımdaydın..." dedi adam. Kadın içini çekti: "Doğru. Ama sen, o ufacık bekâr odanda kalsaydın, ben yine seninle olacaktım. Araban olmasaydı, birlikte yürüyecektim. Ben seni izledim yalnızca, izlemek için değişmek gerekmiyordu."
Arkada kalanların, gölgelerin dinginliğine imrendi adam. Yorgun başını, hayatında değişmeyen tek inancın, karısının göğsüne dayadı. O öncüydü, tuzağa düşebilirdi. Artçılar açılan yollardan giderdi. Yarın yeni bir gün başlıyor ve Türkiye hâlâ kurtarılmayı bekliyordu. Yeni yanılgılardan.