Görülmüştür
Radikal · 26 Mayıs 2000
Masamın üstüne beyaz ölü kuşlar gibi sıralandılar.
Kiminin kıyısında, kiminin köşesinde, ama hepsinin üstünde, soğuk sabit mürekkeple basılmış 'Görülmüştür' damgası var. Türkiye'nin dört bir yanından geliyorlar.
Mahpus mektupları.
Kapalı cezalıların, denetlenmiş satırları.
Her birini, ölü bir beyaz güvercini okşar gibi, içim burkularak tutuyorum avuçlarımda. Oysa onları gönderenler yaşıyor. Ya da yaşamaya çalışıyorlar, daracık kafeslerinde, solukları, kokuları, terleri, irinleri ve... ve en önemlisi, beyin ilikleri birbirlerine akarak, birbirlerine karışarak, birlikte hak olarak.
Okudukça şaşırıyorum. Şaşırdıkça, yanıyorum. Başkalarına gelenlerini bilmem ama, bana gelen mahpus mektupları yürek paralayıcı. Aslında mektupları yazanlar, kendilerini acındırmak istemiyorlar. Sağlamlığından hiç kuşku duymadıkları düşünceler ifade ediyor ve kendi tuttukları yolun doğruluğundan öylesine eminler ki, beni de 'göreve' çağırıyor, dürüst bir yazar olarak 'mesleğimin gereğini yapmaya' davet ediyorlar.
Onlar kendilerini acındırmıyorlar, ama benim ana yüreğim sızlıyor. Hemen hepsi yirminci yıllarında. En ihtiyarı 25 yaşında. Dört yıldır, beş yıldır mahpuslar ve o hapishanelerde, yaşadıkları kadar bir ömrü katlayacaklar. Yüreğim sızlıyor. Çünkü hepsi, mesleği konuşmak ve yazmak olan benim mesleğimdeki yaşıtlarından daha iyi, daha zengin ve daha düzgün bir Türkçe kullanıyorlar 'görülmüş' mektuplarında. Çünkü hepsi, çok daha fazla okumuş, öğrenmiş, mesleği okutup öğretmek olanlardan. Çünkü hiçbiri aptal değil, hatta kuşkusuz içlerinden pek çoğu, bir başka ülkede ve başka koşullarda, yazar olabilecekken, hatip olabilecekken, doktor, mühendis, bilim adamı, astronot olabilecekken, 'hiç' olmuşlar, oldurulmuşlar Türkiye'de.
Yüreğim sızlıyor. Çünkü, onlar kendilerini birey sanıyorlar ama, her biri, aynı tornadan çıkmışcasına, aynı fabrikada üretilmişcesine, tıpkısının aynısı, Türkiye'nin dört bir yanından, AYNI mektubu yazıyorlar. Sözcükler elbette farklı, ama fikir, aynı emir-komuta zincirinden çıkmış belli: "F tipi cezaevlerine karşıyız, kanımızın son damlasına kadar direneceğiz, hücreler ölüm demek, tek kişilik hücrelere girmektense, dövüşerek öleceğiz!"
Dürüst yazarız ya, başladım F tipi cezaevleri konusunda bilgi toplamaya. İlk şaşkınlığı, F tipi konusunda kopartılan bunca yaygaraya karşın, F tipi cezaevleri konusundaki genel bilgisizlikle karşılaşınca yaşadım. Özellikle basında. Hâlâ daha kendimden kuşku duyuyor ve belki de ben doğru adrese sormadım diye düşünüyorum ama inanın, "F tipi cezaevi, yalnızca tek kişilik hücrelerden mi oluşuyor?" diye sorduğum meslektaşlarım, hatta avukat tanıdıklarım bilmiyorlardı sorunun yanıtını. Acaba ben mi görmedim, acaba Türkiye'de bir televizyon ya da gazete, "F tipi cezaevlerinde şu kadar tek kişilik hücre, şu kadar çoğul birim var," diye bir yayın yaptı mı? Eğer kamuoyuna böyle bir bilgi verildi ve ben görmediysem, görevini yapan gazeteci ve basın organından peşinen özür diliyorum. Yok eğer böyle bir bilgilendirme yapılmadıysa, 'Yazıklar olsun!' diyorum.
Çünkü... Türkiye'de halen 605 cezaevi var.
Mahpus sayısı 70 bin civarında ve bunlardan 12 bin 800'ü, siyasal hükümlü. Yani Türkiye'de 70 bin ailenin hapiste bir sevdiceği ve 12 bin küsur ailenin 'siyasi' bir tutuklusu var. Bu sayı, Güneydoğu'da şehit olanların iki katından fazla insanı ifade eder. Güneydoğu'da ölenler nasıl bizim insanlarımız ve olup bitenler nasıl bizim sorunumuzsa, hapishaneler de hepimizin sorunudur. Mahkûmlar da, hepimizin mahkûmları. Devamı yarına.