Flört
Radikal · 4 Haziran 2000
Saint Germain bulvarı cıvıl cıvıl, insanlar mutluydu. En azından, Saint Germain'de piyasa yapanlar mutlu sayılırdı. Paris'in baharlarına ender eşlik eden, pek nazlı güneşi altında mutsuz dolaşmak olmaz çünkü. Kadının yeni aldığı şıpıdık terlikleri içinde kıpır kıpır ayakları, Les Deux Magots kahvesini geçip Flore'a yöneldiler. Kaldırıma yayılan yuvarlak masalardan, yarı güneş, yarı gölgede birine oturdu, çantasından çıkardığı kocaman kitabı açtı önüne, bir de soğuk bira söyleyip keyifle okumaya başladı: 'Legum servi sumus ut liberi esse possimus'.
Kitabın önsözü Çiçeron'un 'Özgür olabilmek için yasaların tutsağıyız,' deyişinden ibaretti. Kadının çok hoşuna gitti bu başlangıç. Birasından bir yudum aldı ve sayfayı çevirdi. Tam, "Milano Adliyesi'nde geçirdiğim beş yıldan sonra Roma Adliyesi'ne atandığımda Mafya'yı düşünmüyordum bile..." diye başlayan birinci tümceyi bitirmişti ki, bitişik masadan gelen erkek sesiyle irkildi: "İkinci birayı ben ısmarlayabilir miyim Madam?"
Kadın kafasını kaldırıp baktı, altmış yaşlarını zerafetle taşıyan hoş ve yakışıklı bir yüzle karşılaştı. Başka bir zaman ve mekânda, başka bir kadın, kuşkusuz pek beğenirdi sesin sahibini. Ama o, böyle numaralara zar atmayacak kadar deneyimliydi. "Hayır, teşekkür ederim," deyip döndü kitabına. Olayın kapandığını sanırken, bitişik masa yine konuştu: "Bu güneşin altında böyle bir kitap okunmaz. Güzel gözlerinize yazık!"
"Çattık," diye düşündü kadın. Güzel gözlerle başlayan monologların, hangi diyaloglarla biteceğini bilenlerdendi. Sinirlenmişti ama, yanıt vermeden okumayı sürdürdü: "Galucci tarafından Roma, Sicilya ve ABD arası bir uyuşturucu kaçakçılığı dosyasıyla görevlendirildiğim gün, tüm yaşantımın altüst olacağını bilmiyordum..."
"Paris kahveleri kitap okumak için değildir, Madam. Hele ağır kitaplar okumak için hiç değil..."
Sesinin tınısından yabancı olduğu anlaşılıyordu. Galiba İtalyan'dı. Kadın, artık sinirlenmişti. İyi bir ders vermek gerekiyordu bu ikinci bahar çapkınına. Kitabı kapatıp masa komşusuna döndü: "Bulunduğunuz Flore kahvesi Mösyö, yalnız kitap okumakla kalınmayıp, bazı kitapların da yazıldığı yerdir. Örneğin Sartre, bütün öğleden sonraları şu masanın üstünde yazardı. Ayrıca bu kahvenin bir de edebiyat ödülü vardır."
"Bence yazarlardan çok, sıkıcı kitap okurları ödüle layıktır..." diye güldü adam.
Kadın, artık gizlemediği bir hırsla sordu: "Okuduğum kitabın sıkıcı olduğunu nereden biliyorsunuz?"
"Kapağından belli: Mafya'nın Kara Dosyaları, iktidar, rüşvet ve terör... Daha ne olsun? Gerçekten bir bira daha istemez misiniz?"
Kadın, kitabı savunmakla adama hakaret etmek arasında kararsızdı. Kafasından, "Bakın ben gazeteciyim Mösyö ve bu kitap beni çok ilgilendiriyor..." gibi bir giriş geçerken ayağa
kalktı ve: "Bir bira daha içeceğim, ama burada değil, yandaki kahvede. Ve sizden, burada kalmanızı rica ediyorum!" demekle yetindi ve içeri girdi. Garsonu falan bekleyip, lafı uzatmak istemiyordu. Doğruca kasaya gitti, kasiyer garsonu çağırdı, epeyce bekledi, masaya geri dönmek istemiyordu, sonunda garson geldi ve hesabı ödeyebildi. Sigara paketini, kitabını toplamak için geri döndüğünde, yapışkan komşusunun yerinde yeller esiyordu. Bir 'Oh!' çekip yeniden masaya oturdu kadın. Artık yeni bir bira söyleyebilir, okumaya devam edebilirdi. Açtı kitabını ve donakaldı şaşkınlıktan. İç kapakta, tam kitabın ve yazarın adı yazan beyaz sayfaya, ince uzun bir el yazısıyla bir not düşülmüştü: "Paris güneşinin altında karanlık kitaplar okumaktan sıkılmayan, güzel okuruma..."
İmza, yazarın adıydı.
Gözlerini kapattı kadın. Beynindeki yazı makinası, "Ah!.." diye tıkırdadı, "Ah aptal, ah salak kadın!..."