Köşesi dönülen sınıf
Radikal · 10 Haziran 2000
Çocuklukla gençlik arasındaki çağlardaydık. Bütün ağabey ve ablalarımız devrimciydi, okul çıkışı soluğu İTÜ'de ve NDS armalı üniformalarımızla Maden Fakültesi'nin amfisinde alırdık. Kimi okul arkadaşlarım, ki pek çoğu 'burjuva' ailelerinin çocuklarıydı, daha hakça bir düzen için işçi sınıfının önderliğini bu bitmez tükenmez toplantılarda kabullendi, işçi ve köylülerin ezilmişliğine, genelinde proleter çocuğu olmayan genç, ateşli, cömert ve iyi yürekli hatipler yüzünden inandı. Ben hariç. İTÜ amfilerine gitmeye bayılıyordum, evet. Tanıdığım herkes, söylenen her şey ilginç geliyordu. Sol düşüncenin temel doğrularını da kabulleniyordum. Ama işçi ve köylünün ezilmişliğine gelince, bir türlü aklım yatmıyordu. Çünkü, bizim apartmanda tertemiz bir Balkan göçmeni olan kapıcı Süleyman Efendi'nin sınıf atladığının farkındaydım. Eve temizliğe gelen kadının devlete kırk yıl hizmet eden babamdan daha zengin olduğunu anlamıştım. İstanbul'un tepelerini gasp eden gecekonducuların ise; kimsenin arsasını çalmadan, yasalara uygun ev sahibi olmak için çalışan 'küçük burjuvaları' suya götürüp susuz getirecek kadar açıkgöz olduğunu görüyordum. Bir de tabii, tüm öğütlerini ancak ölümünden sonra anlayıp tuttuğum, yaşarken iki kez, yalnız iki kez sözünü dinlediğim babam, babacığım vardı.
İşte bu iki öğütten ikincisi, bir İTÜ seferi dönüşümde verildi. Maçka'daki o çok sevdiğim, gençliğimin geçtiği bodrum katında oturuyorduk. Evimiz geniş, ben NDS'liydim ama, kapıcı dairesiyle aynı düzeyi paylaşıyorduk. Babam, her zamanki yerinde, doğduğumdan beri değişmeyen koltuğundaydı; "Yanıma gel," dedi, gittim. Yüzünde kederli bir ifade vardı. Parmağını kaldırdı ve: "Bu devlet sizi ezer geçer, hiçbirinizin gözünün yaşına bakmaz, gençliğinizi biçer, hayatınızı söndürür," dedi. Bu kadar. Başka hiçbir söz etmedi, yorum yapmadı. Bir mucize mi oldu, bilmiyorum, ama inandım. Ne demek istediğini sezdim babamın. Çocukluk belleğim onun nasıl bastırıldığını anlattığı isyan öyküleriyle doluydu. Anlamıştım. Deniz Gezmiş'i asacaklar, Harun Karadeniz'i yok edecekler, hepsini, hepsini öldüreceklerdi.
O günden öteye, yine toplantılara katıldım. Ama hiçbir örgütlenmede, eylemde yer almadım. Zaman, babamı haklı çıkardı. Devlet ezdi geçti. Babalarının benimki kadar deneyimli olmadığı ya da söz dinletemediği tüm ağabeylerim, ablalarım, okul arkadaşlarım, kimileri öldüler, kimilerinin yaşamları dilim dilim doğrandı. Her şeyi ve ihaneti gördüm.
O ihanet ki, 1968 Mayıs'ında Fransa'da aynısı yaşanmıştı. Maaşları artırılınca, Fransız işçileri kendileri için mücadele eden gençliği sap gibi bıraktılar ortada.
Zamanla ve gördüklerime 'bakarak' kendi partimi kurdum kafamda. Büyüyünce, ben yalnızca kendi sınıfımı, ezilen aydınları, horlanan kültürü ve insanları sınıflara ayırmadan, babamın öğrettiği ölçülerde dürüst, namuslu, haklı ve en önemlisi, zeki ve özgür düşünceyi savunacaktım. Aptallığı ve koşullanmışlığı değil.
Bütün bunları, Türk işçilerini Cenevre'de 45 kişilik heyetle temsil eden sendika ağalarının maceralarını izlerken anımsadım. Türk-İş Başkanı Bayram Meral, sendikacılığı bilmem ama köşe dönmeciliği iyi temsil ediyor. Toplantılara neyi öğrenmek ya da anlatmak için gittiği meçhul. Bayram Meral, Cenevre'de işçilikten çok, şaibeli biçimde çaldırdığı BİNLERCE dolarıyla meşgul. Diğerleri ise, yabancı dil bilmediklerini Cenevre'ye gidince hatırlamış, dolayısıyla toplantılara katılmamış ve otel ile alışveriş merkezleri arasında mekik dokumaktan bitap düşmüşler.
Yıllardır değiştirmediklerine göre, demek ki Türk-İş sendikalı işçiler ağalarından hoşnut, ağalar da ezilmiş Türk işçiliğinden. Belki de Türk-İş'çilerin ezilmekten anladığı, dolarların ağırlığı altında ezilmektir, kimbilir?
Meğerse en azından Türk-İş'çilerin, baldırı çıplak aydınların kendilerini savunmalarına hiç ihtiyaçları yokmuş. Geçmişte aldığım karardan dolayı, kendi sınıfımdan bir başkasının avukatlığına soyunmadığım için kutluyorum kendimi. Onlara daha iyi bir yaşam verebilmek için yaşamlarını veren ya da ezilen arkadaşlarımı ise, artık köşe dönmecilerin zavallı kurbanları olarak anıyor, düpedüz aptallıklarına yanıyorum.