Gazeteci, yazar, köşe yazarı Mine G. Kırıkkanat

Tüm gazete yazıları / 2000

Vatani görev

Radikal · 16 Haziran 2000

Bizlere, sözün kılıçtan keskin olduğunu öğretmişlerdi.

Onlara, kılıcın sözü kestiğini.

Bizler, sözümüzü biledik.

Onlar, kılıçlarını.

Bizim ellerimize mürekkep bulaştı, onların ellerine kan.

Bizim parmak uçlarımız, mürettiphanelerin kurşunlu harflerine değdi ancak. Onların parmakları, namlusu tüten tabanca tetiklerinde iz bıraktı, kurşun mermilerin barut tozuyla lekeli.

Bizler kurşun harflerimizi bastık ak kâğıtlara. Onlar bastılar kurşunu ak alınlara. Teknoloji ilerledi, biz bilgisayar tuşlarına bastık, uzaktan kumandalı matbaa makinelerimizin. Onlar düğmelerine bastılar uzaktan kumandalı bombalarının.

Bu bir dövüştü. Kılıç sözü kesti. Ve onlar, kanlı kılıçlarını kurbanlarının mürekkep lekeli yenlerine sildiler.

Derken, Türkiye'ye 'demokrasi' geldi. Bizim ellerimizde yine mürekkep lekesi. Onların ellerinde kanla yıkanmış karaparalar. Sözün suç olduğu yasalar. Yasaların yargılayamadığı suçlular. Söz ünlülerine adliye koridorları. Ünlü katillere, kılıç mahkûmlarına Flamingo Yolları...

Kaderin garip bir cilvesi mi desem, yoksa eşek şakası mı karar veremedim, hafta başında Mehmet Ali Ağca ile yollarımız kesişti ve vatana aynı gün kavuştuk.

O, önemli bir şahsiyet olarak on kişilik özel timin koruması altında getirildi Türkiye'ye. Özel tim kar maskeleri takmıştı. Sanki Ağca, çok gizli ve dehşetengiz bir operasyon sonucu kahraman Türk polisinin üstün performansı sayesinde, tam kaçmaya çalışırken, kısa bir sıcak temas sonrası kıskıvrak yakalanmış, kelepçeye vurulup atılmıştı uçağa. Bu müthiş operasyonu gerçekleştiren kahramanların tanınmaması gerekiyordu, yoksa ilerde yakalayacakları suçlular kendilerini tanıyıp yakalatmayabilirlerdi, o yüzden kar maskeliydiler. Ya Ağca, "Ben sizin suratınızı beğenmedim," deyip uçağa binmemeye kalksa olmazdı tabii. Hatta Ağca'nın anavatanda ağırlanacağı koşullardan yeterince hoşnut kalmayıp, bir gün operasyonu gerçekleştiren özel tim elemanlarından, "Beni siz getirmiştiniz ulan..." diye hesap sorma şansı vardı. Ne de olsa pek yakında serbest kalacaktı. Hayır, boşuna değildi kar maskeleri.

Bugüne dek yurtiçinde ve dışında Türkiye'ye yaptığı hizmetler, bir Türk'ün ne cürümlere bedel olduğunu göstermesi açısından dünya çapında yarattığı imaj çalışması bitince, her normal Türk erkeği gibi askere gidecek, 'vatani görevini' de ifa edecek Ağca. Sonra anılarını yazar, en çok para veren gazeteye satar, emekli katil olarak gül gibi geçinip giderken, Abdi İpekçi'nin mezarına da bir kırmızı gül götürüp bırakır artık. O kadar da eşek değil herhalde. Ne de olsa Papa'nın önünde iki büklüm olmuşluğu, tespih çekmişliği, elini öpmüşlüğü var.

Ağca ile aynı gün, ben de vatani görevimi ifaya geldim Türkiye'ye. Tıpış tıpış, kendi ayağımla, kar maskesiz ve korumasız. Vatanım, beni sekiz ayrı suçtan yargılıyor. Sözlerimde çok keskin nişancıymışım anlaşılan, kanunları delmişim, cezası yıllarca hapis, milyarlarca liralık para cezası olabilirmiş. Kararı Türk adaleti verecek.

Benim dokunulmazlığım yok. Adam öldürüp Mesih de olamadım. Gazeteciyim.

Yüce Divan'a gitmekten gocunan yasa yapıcıların ve cinayetlerin zamanaşımına uğrayıp katillerin yargılanamadığı vatanıma karşı yurttaşlık görevimi yerine getirecek ve Türk mahkemeleri önünde sözlerimin hesabını vereceğim. Ama küçücük bir okul öğrencisiyken kalem tutmaktan çarpılan orta parmağım, mezara kadar çarpık kalacak. Sözüm söz.