Gazeteci, yazar, köşe yazarı Mine G. Kırıkkanat

Tüm gazete yazıları / 2000

Kabak başlar ve baş kabaklar

Radikal · 23 Haziran 2000

Kaderde şöhret de olmak varmış, sevgili okurlar! Numara yaptığımı, alçakgönüllüyü oynadığımı sanmayın sakın; gazetecilikte tanındığımı, yazarlıkta epeyce ünlendiğimi biliyordum da, 'böylesi' bir şöhret olacağımı, vallahi ve billahi, iki gözüm önüme aksın ki aklıma getirmemiştim. Gazetemiz Radikal'de hakkımda açılan zincirleme dava haberi yayımlandığından beri, yüzlerce okur birbirinden içten destek mesajları gönderiyor. Çok duygulanıyorum, ama böyle bir tepki bekliyordum zaten, şaşırmadım. Şaşırdığım, haberle birlikte yayımlanan ve genç fotoğrafçı arkadaşımız Muhsin Akgün'ün, kırık burnum, şehla gözlerim ve çarpık çenemden yarattığı 'eser'iyle gelen şöhret. Arkadaşlarımın beni tanımayan arkadaşları, telefona sarılıp benden haber soruyorlarmış. Ne soruyorlarmış dersiniz? Hangi yazıların dava konusu olduğunu mu? Hayır. Üzülüp sıkıldığımı mı? Hayır. Nasıl ve kimler tarafından savunulacağımı mı? Hayır. Ne soruyorlarmış biliyor musunuz?

"Dudakları silikonlu mu?"

İçimden, 'Yok, anasının dokusu...' demek geliyor, kendimi tutuyor ve çapkın çapkın gülüveriyorum yalnızca. Aldığım aşk mesajlarında da bir patlama oldu. Özellikle 'on sekizliklere beş bastığım' yolundaki iltifatlar dişilik gururumu gıdıklamıyor dersem, yalan olur. Meğer ne kolaymış 'şöhret' olmak! Sen yıllarca düşün, oku, yazı yaz, kitap yaz, çalış babam çalış, değişik bir biçem geliştirmeye uğraş; kafa de, akıl de, zekâ de, elbette belli bir beğeni ve saygınlığa ulaşırsın. Ama takdir patlaması için renkli bir fotoğraf yayımlamak gerekiyor ve yetiyormuş demek ki!

Bütün bunlar, insanca duygular. Örneğin bir genç intihar eder, eğer yüzü gözü düzgünse, "Vah pek de güzelmiş!" diye daha çok yanarız. Çirkinse, duyduğumuz merhamet görecelidir. Çünkü böyle çirkin bir suratla pek de mutlu bir yaşamı yakalamak şansı olmadığını düşünürüz, düşündüğümüzün bile farkında olmadan. Estetik koşullanma öylesine parçasıdır ki insan doğasının, dudaklarına silikon doldurmak yerine kafasına fikir doldurmayı seçenler bile güzelliğe karşı olumlu önyargı geliştirmekten alıkoyamazlar kendilerini. Haksızın yakışıklısını daha çabuk bağışlarız. Haklının güzelini daha bir haklı buluruz. Akıllı ama çirkini, 'Aklı güzel,' türünden bir telafi yöntemiyle sever, benimseriz. Kafasının dışı, içi kadar gösterişli kadını ise, 'Hem akıllı, hem güzel!' diye iki kat beğeniriz. Aynı beğeni katlanması zeki ve yakışıklı erkekler için de geçerlidir.

Ancak, "Dudakları silikonlu mu?" sorusunda, bu estetik koşullanmanın dışında bir kuşku var: Beğenilen dudaklar gerçek mi, yoksa sahte mi? Ve bu kuşku, belki paranoya yapıyor, belki yanılıyorum ama, Türkiye'de gerçek ilgi odağı olması gerekirken ihmal edilen tüm 'asıl' değerlere yansıyor. Sahtelik her alanda, öylesine aldı başını yürüdü ki, yalnız estetik koşullanmada değil tüm yaşadığımız ve gördüğümüz olaylara da, "Acaba silikonlu mu?" diye çekinceyle yaklaşıyoruz. Çünkü politikacı 'dürüstüm', derken biz 'eğri' olduğunu yaşayıp görmüşüz. Çünkü katilin cinayet işlediğini görmüşüz, birileri kafamıza vura vura, 'Katil değil, kahraman!' ilan edip ödüllendirmiş. Çünkü hırsızın yolsuzun çala çala, bazen bir günde 'büyük işadamı' olup çıktığına tanık olmuşuz, çalışa çabalaya gerçekten büyük işadamı olanlara da "Kimbilir ne hırsızlık etmiştir!" diye önyargıyla yaklaşıyoruz. Haksızın haklı çıkmasına öylesine alıştık ki, hakkın değeri kalmadı, haklı olana da ilgimiz.

Kadın güzelliğinin silikonlu, erkeklerin Viagralı, denizlerin kirli, havanın pis, binaların çürük, kentlerin eğri, yolların büğrü oluşuna alışık bir ülkede; elbette ormanlar yanar ve devlet bakar. Çünkü devletin kafasında: "Acaba yanan ağaçlar plastik mi?" diye bir kuşku var. Elbette Başbakanlık emir, elbette sözümona bilim adamları, 'siyanürle altın çıkarmaktan bişiycik olmaz,' diye rapor verir ve bir büyük halk hareketini, binlerce insanın tepkisini, doğayı hiçe sayar, çünkü temelinde zehrin de, tepkinin de sahte olduğunu düşünüyorlar. Çünkü kendileri sahte. Sözleri sahte, kararları sahte, uygulamaları sahte, kafaları sahte. Merak ediyorum, acaba silikon mu doldurdular başımıza geçirdiğimiz bu kabaklara, yoksa su mu ve ne zaman patlayacaklar?