Gazeteci, yazar, köşe yazarı Mine G. Kırıkkanat

Tüm gazete yazıları / 2000

Cep telefonu ve ihanet

Radikal · 25 Haziran 2000

Süzülmüş bal renginde, olgun meyve tadında bir kadındı. Yollarımız Paris'te birleşti. İkimiz de küskündük. Palamarı bir yerlerden ve bir şeylerden kopartmıştık. Yoksulduk. Tek göz evlerde oturuyorduk. Bebelerimiz vardı doyurmamız gereken. "Hiç et yemeyecek miyiz?" diye soran yavrularımızın karşısında birlikte ağladık. Acımasız bir kenttir Paris. Ulaşılmaz ve görkemli. Ama biz kararlıydık. Geçirmiştik tırnaklarımızı Seine Nehri'nin eteklerine. Bırakmayacaktık. Bulvar kahvelerinde, iki kahve tek konyağın çevresinde dertleşirdik onunla. İçimizde yalnızlık. Çevremizde aç erkek bakışları. Ama bizim güneşli günlerle randevumuz vardı.

Yıllar geçti aradan. Başarmıştık. Daha çok kazanıyor, daha iyi evlerde oturuyorduk artık. Bebeler büyümüş, kendi yollarına gitmişlerdi. Büyüktü içimizdeki yalnızlık. Çevremizde yine, aç erkek bakışları. Günün birinde, genç bir kurda yenik düştü kadın. Erkek fazla gençti, fazla yakışıklıydı, fazla zekiydi. Kadın, bu kadar fazlalığa dayanamadı.

İlk yıllar, büyük bir aşk yaşadılar. Ancak bir gün, mutfakta bulaşık kurularken, "O beni şu an, şimdi aldatıyor!" diye düşündü kadın. Günlerden cumartesiydi. Adam, "Büromda çalışacağım," diye çıkmıştı evden. Telefona sarıldı kadın. Görünüşte her şey olağandı, çalışıyordu adam. Gelgelelim, içindeki ses fısıldıyordu kadına: "O şu an seni aldatıyor. Evden çıkacaksın, cep telefonunu yanına alacaksın. Merdivenleri ulus usul tırmanacaksın. İçeriden bir kadın sesi gelecek. Kapının önünden telefon açacaksın ve buradayım diyeceksin ona..."

İçindeki sesi dinledi kadın. Eğer doğru çıkmazsa, "Sana bir kahve içmeye geldim," diyebilirdi.

Usul usul tırmandı merdivenleri. Cep telefonunu tutan eli, terden ıslanmıştı. Kulağını kapıya yapıştırıp dinledi. İçeriden mıy mıy bir kadın sesi geliyor, sevdiği erkek: "E, sonra?" diyordu. Kadın, bayılmamak için duvara yaslanarak, yüreği bin parçaya ayrılarak çevirdi telefon numarasını. Erkek, "Öf, yine mi?" diye fırladı yerinden, ama telefonu açtı nedense. "Seninle konuşmak istiyorum," dedi kadın. "Hemen mi?" dedi erkek. "Evet, sana çok ihtiyacım var, bir kahve içmeye gelebilir miyim?" dedi kadın. "Şu elimdeki işi bitirmek istiyorum, bir saat sonra olmaz mı?" dedi erkek. "Çok geç!" dedi kadın. "Kapıyı aç, önünde bekliyorum."

"Açamam!" diyen erkek, her şeyi anlamıştı. Köşedeki kahvede, on dakika sonra buluşmak için sözleştiler. Kadın merdivenleri inerken, adamın kapıyı açıp baktığını duydu. Ancak apartmanın kapısında durup 'kimin' çıkacağını görmeyi istemedi değil, akıl bile etmedi.

Gerçekten on dakika sonra, koşa koşa geldi erkek. "Postalanan kadının durumu benimkinden daha acıklı," diye düşündü kadın. Erkek, özür dilemedi. Yalnızca onu seviyordu, ama işte, okuldan tüymek, yalan söylemek ve kaçamak yapmanın da başka bir tadı vardı.

Ayrılmadılar. Hiçbir şey eskisi gibi değil elbet. Ama aşk, bir Fransız filozofunun söylediği, "Bir insan eksilir yaşamınızdan, dünya çölleşir" tümcesinin ta kendisi.

Kadın, dünyasını çölleştirmek istemedi.

Yine birlikteyiz onunla Paris kahvelerinde. Tek kadehe iki dudak izi bırakmıyoruz artık. Biri geliyor, biri gidiyor konyakların. Çevremizdeki aç erkek bakışları, geçen yıllara karşın eksilmedi. Cep telefonu masanın üstünde duruyor yine. Atıp atmamaya henüz karar vermedi.

Başka birinin aramasını bekliyor çünkü. O birisi aradığı zaman, yokluğu dünyayı çölleştiren kişi, başka bir erkek olacak belki.