Gazeteci, yazar, köşe yazarı Mine G. Kırıkkanat

Tüm gazete yazıları / 2000

Bir gün mutlaka, Bedri!

Radikal · 19 Temmuz 2000

Günler vardır, insan, sormaması gereken, sorarsa çıldıracağı, sorarsa benliğini benlik yapan her şeyi dipsiz bir boşlukta yitireceği sorular sorar kendisine. Niçin çalışıyorum, diye sorar örneğin. Niçin boğuşuyorum, niçin didiniyorum, niçin uğraşıyorum? Diye sorar. Ama bütün bu soruların arkasındaki gerçek soru, içinden çıktığı ve içine döndüğü ana olgu, "Niçin yaşıyorum?" bilinmezidir. Niçin yaşadığımızı, ölüm oldukça anlayamayacağız. Ölüm, zamanlı ya da zamansız, erken ya da geç, hepimizin ortak kaderi olarak kaldıkça, niçin yaşadığımızı, niçin çalıştığımızı, niçin, kim için, neye hizmet uğruna uğraşıp didindiğimizi asla tam olarak kavrayamayacağız.

İşte böyle bir günümdeyim ben bugün.

Yarın, çok sevdiğim bir arkadaşımın cenazesi kalkıyor.

Bedri Gümüş, yüreği sıcacık, dili ozan, aklı güzel, yalnız iyilik düşünebilen bir insandı. Yumuşak, duygulu bir biçemi vardı gazetecilikte. Bir başka ülkede doğmuş olsaydı; bir başka gezegen ve zamanda, roman, öykü, şiir yazdırırlardı ona. Ama ne doğduğu topraklar, ne de dünya düzeninde su katılmamış iyiliğe yer var. Ve Bedri Gümüş, salt iyilik düşünerek ozan olunamayacağı, salt iyilik dolu öyküler yazılamayacağı için... gazetecilik yapıyordu. Ünlü gazeteci olmak da biraz kötülük, biraz şirretlik, hatta kimileri için epeyce kaypaklık ve kallavi bir alçaklık gerektirdiğinden, çok ünlü bir gazeteci de değildi. Almanya'da yaşar, Milliyet gazetesinde çalışırdı. Tam kırk bir yaşındaydı. Size bu satırlarda anlatmama olanak yok, Bedri'den geçmiş zaman kipinde söz ederken duyduğum acıyı...

Tam kırk bir yaşındaydı. Ölüm, Bedri'nin yüreğinde zerresi olmayan kötülüğü, habis bir ur biçiminde soktu içine. Yalnızca bir haftada futbol topu büyüklüğüne erişen ur, yüreciğinin tam yanında, ciğerleriyle kalbinin arasındaydı. Yalnızca bir haftada, yendi, boğdu Bedri'nin yaşamını.

Onunla pek çok sevgiyi paylaştık. Küba'yı sevdik birlikte. O gitti, gördü yazdı. Ben gidemedim, onun yazılarında dolaştım Havana sokaklarını. İstanbul'da Balık Pazarı'nı, Çiçek Pasajı'nı birlikte özledik. O gelemedi. Benim anlattığım tekir kedileri sevdi, her İstanbul'a gidişimde bir tekir kediye bir ciğer parçası atmamı dilerdi onun yerine. Tüm dostluğumuz boyunca, bir gün birlikte İstanbul'u gezmek, kafaları çekmek, vapur düdüklerini dinlemek istedik; olmadı. İstanbul'da olduğum içine doğar, cep telefonundan arar, hiç unutmadığı İstanbul yazılarımı ezbere okurken, "Tam dediğin yerdeyim!" yanıtını alınca, "Ah biliyordum, biliyordum," diye içini çekerdi sevdiği kentin hasretiyle.

Yarın Mörfelden kasabasındaki Wald Friedhof Mezarlığı'nda toprağa verilecek Bedri. O bir göçmen kuşuydu. Kanatlarını çırptığı yere, sevdiklerinin, ailesinin mezarını sulayıp çiçekler açtıracağı yakınlığa gömülecek.

Kafa çekmek isterdik ya, aslında içki içmezdi Bedri. Sigara da içmezdi. Kahveye düşkün değildi, çayı abartmazdı, ıhlamur ve adaçayına talim ederdi, tatlı tatlı dalga geçerdik sağlığına gösterdiği özenle. Meğer haklıymış. Meğer görünmeyen bir kötülüğün pusuda yattığını duyumsuyormuş içinde.

Ölenle ölünmez, derler. Ama, "Tek varlık yok olur, tüm dünya çölleşir," diyen de vardır. Sanırım ölüm, aslında bir orman gibi birlikte var olan insan topluluklarında, sevdiğimiz ağaçların tek tek düşmesiyle başlayan bir çölleşme. Yaşam, çevremizde sarılacağımız dallar olduğu kadar sürecek.

Mutlak olan tek gerçek, bir gün hepimizin, verilen son randevuya geleceği. ADN ya da DNA'larımızı ister uzatsınlar, ister kısaltsınlar, o randevuya erken gidenler, geç gelenleri mutlaka bekleyecek.