Garip bir yolculuk
Radikal · 6 Ağustos 2000
Nefis bir 'Alman treni'yle yataklı vagon yolculuğundan
sonra bir gün kaldığım Frankfurt'ta, tüm Almanya'ya ün salan Türk barmeni Fatih'in bin bir özenle hazırladığı harika kokteylleri ve 'mojito'larına, dostların "Bu gece kal, yarın sabah gidersin!" ısrarlarına rağmen hedefe kilitlenmiştim, aynı akşam Paris'e dönecektim.
Frankfurt Garı'na vardığımızda, Paris treninin kalkmasına on dakika kalmıştı, biletim var, ancak yer rezervasyonum yoktu. İkinci sınıf kuşetli vagonda, Hintli bir çiftin yerleştiği kabine sığındım. Tam oturmuştum ki, kabinin kapısı sert bir hareketle açıldı ve maalesef Fransız olan trenin maalesef Fransız kontrolörü, orta sınıf Fransız halkına özgü 'fox terrler' terbiyesiyle, "Burası benim kabinim! Haydi yallah, hepiniz dışarı!" diye hırladı. Adamı görür görmez anlamıştım, içerideki Hintli baharat kokusu ve çiftin kara sarı derili oluşu, içindeki sömürgeci beyaz ırk genetiğini depreştirmişti.
Ben de burnumdan soluyordum ve kontrolörle aramızda şöyle bir sohbet geçti: "Adam gibi konuş, burada hayvan değil, insanlar var!", "Terbiyesiz!", "Ukala!","Salak!"
Son söz bendenize aitti ve Hintli çiftin dehşetle açılan gözleri önünde, Fransız kontrolörü çantamla ite kaka indim vagondan. Koşa koşa bir sonraki vagona attım kendimi. "Tanrım!", yer bulamadığım yataklıydı burası, üstelik kontrolörü Fransız değil, Alman'dı. Derdimi nezaketle dinledi, mis gibi çarşaflar yayılmış bir kabin açtı ve gitti. Tam yerleşiyordum ki, telaş içinde geri geldi. Yataklı vagon Rimini'ye gidiyordu, Paris'e yataklı yoktu, yine ikinci sınıf kuşete geçmem gerekiyordu.
Tren hareket etmişti, kan ter içinde eşyalarımı ve kendimi bir önceki vagona taşıdım yine. Bir de ne göreyim, ilk kabinde bizim Hintliler.
Coşkuyla karşıladılar beni. Gözlerinde Fransız kontrolörü dövmekten beter eden bir cadıydım, iltifatları alçakgönüllülükle kabul edip, kendilerine Fransızların fırça yemekten büyük haz duyan bir toplum olduğunu anlattım. Pek inanmadılar, ama nazikçe gülümsediler. Yarım saat, biri gelip yine bizi yerimizden eder korkusuyla yürek çarpıntıları içinde bekledik, sonunda rahatlayıp yatış durumuna geçtik. Ranzaları paylaşıp uykuya henüz dalmıştık ki, kabin kapısı yine sertçe açıldı, ışık yakıldı ve... fırça çektiğim kontrolörle burun buruna geldik. Elinde bir çift pabuç, iğrenerek Hintililere doğru uzattı: "Bunlar sizin mi?" Derken gözü bana ilişti: "Yine mi siz?", "Evet ben! Kuşet yatanın, tren kullananındır, hiçbir yere gitmeyeceğim!", "Bana küfreden sizdiniz değil mi?", "Yeniden başlayabiliriz, hak etmiştiniz!"
Ansızın bir mucize oldu ve adam yelkenleri suya indirdi. Çok özürler diledi, çok yorgun olduğunu söyledi, kendisine biletimi uzattığım elimi elleri arasına aldı ve Hintli çiftin şaşkın bakışları arasında uzun uzun okşadı, kapıdan çıkarken bir de öpücük gönderdi. Hintli çift, boş gözlerle bakıyordu. Benim aklımdan, yanımda bir kırbaç, ayaklarımda çivili topuklar olsa bedava yolculuk etmekle kalmayıp, Fransız kontrolörün üste para verebileceği düşüncesi geçiyordu. On dakika sonra, kapıda yine bizim Fransız'ın kafası göründü. Hintlilerin sandığı pabuçların sahibini bulmuştu, baldan tatlı sesiyle tekrar özür diledi, yine öpücük gönderdi ve gitti.
Yabancı dil olarak yalnızca İngilizce bilen Hintliler, ne önce köpek gibi hırlayıp ardından el öpen kontrolörden bir şey anlamış, ne de getirip götürdüğü papuçlara bir anlam verebilmişlerdi. Yaşamlarında ilk kez ayak basacakları Fransa'nın 'mazoşist' dengesizlerle dolu olduğunu düşünüyorlardı herhalde.
Sabah oldu, Paris'e vardık ve inerken bu kez belime sarılmaya kalkan gözü yaşlı Fransız kontrolörün elinden zor kurtuldum.
Siz siz olun ve asla, ne Fransız trenlerine ne de Fransız uçaklarına binin. Verilen hizmet berbat, hizmet verenler en azından ruh hastasıdırlar. Almanlar, Belçikalılar falan çok daha iyidir. Ben kendi hesabıma, hep ve en çok, o güzelim İspanyol trenlerini, 'Talgo'ları özlüyorum.