Bir gece, bir kadın
Radikal · 9 Ağustos 2000
'Teneke' olarak anılan bar tezgâhının arkasında, süzüm süzüm süzülen Çariçe Catherine'in önünde selama durup, bacak boyumu aşan taburelerden birine tünemeyi başardım. Sağımdaki çirkin ve yaşlı kadın, sıcacık gülümsedi: 'Bonsoir...' Telaffuzundan, Fransız olmadığını anlamıştım. Dereden tepeden derken, attığımız kahkahalar, minicik meyhaneyi çınlatmaya başladı. Dr. Gudrun Eussner, ailesinin Şeceresi sekizinci yüzyıldan itibaren 'saf Alman' olarak tutulmasına karşın, soyunda mutlaka Frenklik bulunması gerektiğini düşünen Almanlığın yüzkarası bir bilimciydi. Kendisini 'Parisolog' diye tanımlıyor, Paris'e yerleşmek ve yaşamını birlikte olduğumuz meyhanede bitirmek için, emekliliğini bekliyordu Berlin'deki görevinden. En ilginci, Gudrun bir Türkiye hayranıydı, uzun süre ülkemizde yaşamıştı ve... 1970'li yıllarda şimdi Cihangir'de benim mesken tuttuğum minicik sokakta oturmuştu!
Kadehler dolup boşalıyordu. Yıllar önce, Topkapı Sarayı'ndaki Harem dairesinin restorasyonu sırasında birlikte çalışan Alman ve Türk arkeologların Harem'deki zemin tahtalarının arasında buldukları zavallı mektupların varlığını, Dr. Gudrun Eussner'den öğrendim o gece. Şimdilerde, havuzlu fıskiyeleri, büyülü şadırvanlarıyla turistlere gezdirilen o Harem'de, talihsiz ömürlerinde bir kez bile 'erkeklerinin' yani sultanın yüzünü görmeyen yüzlerce, binlerce cariyenin hapishane
hücresinden hiç farkı olmayan, yalnızca bir yatak sığdırılabilen bölmelerde çektikleri çileyi, olanca vahşetiyle anladım. Bu kadınlar, denize atamadıkları imdat mektuplarını, umutsuzluk dolu yaşamlarını anlattıkları o küçük kâğıt parçalarını, hücrelerinin taban tahtaları arasına sıkıştırmışlardı. "Ölmek istiyorum," diyordu kimileri. Hemen hepsi, birilerinin armağanı olarak Osmanlı Haremi'ne gönderilen tutsaklardı. Oysa sultanlar da insandı. Bir insan nasıl yiyemezse tonlarca çikolatayı, odalarına alamamışlardı binlerce odalığı. Ve onlar, bazen aç, bazen susuz, altından bir kafesin kuburunda bitirmişlerdi yaşamlarını.
Dr. Gudrun'a, mektupların akıbetini sordum. "Herhalde yayımlandılar," dedi. Cehaletimden olsa gerek, ben duymamıştım böyle bir yayını.
Farsça ve Türkçe bilen, Mevlana'yı tercüme eden ve Hacı Bektaş Veli uzmanı Gudrun Eussner, anlatıyor, anlatıyordu. Yıllar önce Alman ve Türk arkeologlar, galiba yine Topkapı Sarayı'nda koca bir sandık içinde eski Yunan ve Roma heykellerinden kopartılan 'erkeklik uzuvları' bulmuşlardı. Osmanlı, ayıp diye heykelleri kökten sünnet etmiş, ancak akıllı ve öngörülü biri bu parçacıkları atmayıp bir sandıkta biriktirmişti. Sandığın keşfini izleyen aylar, arkeologlar için gerçekten eğlenceliydi. Tüm Anadolu'yu dolaşıyorlar, ellerinde birer mermer pipi parçası: "Galiba bu. Yok büyük geldi, yok küçük geldi. Hah tamam!" diye kopartılan pipilerin sahiplerini bulup gerekli yerlerine yapıştırmaya çalışıyorlardı.
O gece, Ü harfini ve Türkçe yazım biçemini, Enver Paşa'nın çevirmeni ve dünyanın en
değerli Türkologlarından Helmut Ritter adlı Alman'a borçlu olduğumuzu öğrendim.
Ve Çariçe Catherine'in artık sabrı taşıp, ışık söndürme eylemiyle hepimizi kapının önüne koyduğu o bardan çıkarken, koca bir kitap okumuş kadar bilgiliydim, dostum Gudrun sayesinde. Ve çok acıyordum burnunun ucundan, göbeğinin deliğinden ötesini göremeyen, işinden çıkıp meyhanelere uğramadan evlerine giden insanlara.