Kabara sesleri
Radikal · 3 Eylül 2000
Fransız Devrimi'nin 'yediği çocuklarından', biraz rüşvetçi, biraz ahlaksız, ama yüz binlerce insanın giyotine gönderildiği 'terör' devrine karşı çıkma cesaretini gösterdiği için, 35 yaşında başı kesilen büyük hatip Danton, yüzyıldır Odeon Kavşağı'nı mesken tutmuştur. Yağmur çamur, kar, tipi demeden ve başına konan güvercinlere aldırmadan Saint Germain Bulvarı'ndan akan araba selinin ortasında dikilir ve 'sağımdaki Danton Kahvesi'ne mi girsem, yoksa solumdaki Odeon Kıraathanesi'nde mi demlensem?' kararını bir türlü veremez gibidir. Ölümsüz olduğu için taş kesilen ya da taş olduğu için ölümsüzleşen Danton düşünedursun, biz faniler kimi kez Danton Kahvesi'nde karar kılarız, kimi kez Odeon Relais'sinde.
Yeryüzü ışıklarının gökyüzü ışıklarına galip geldiği bir akşam saatinde, anaç tavuklar gibi gururlu iki kadın Saint Germain Bulvarı'nda Danton'a doğru yürüyoruz. Ardımızda, civcivlerimiz. O civcivler ki, dostluğumuzun başlangıcında, Parisli ilk yıllarımızda mini minnacık ve yumuşacıktılar. Şimdi palazlandılar, tepemizden bakıyor, arkamızdan geliyor ve ufak tefek anacıklarına göz kulak oluyorlar. "Bir kadının nesi var, ik ikadının sesi var," dedirtircesine, Paris kaldırımlarını çınlatıyor kahkahalarımız. Birden, kaldırımları bizim değil, başka kadın topuklarının çınlattığını anlıyoruz. Bizim taş Danton'un karşısında dört güzel kadın. İncecik, balerin gibi vücutlarına yapışan siyah sahne giysileri içindeler. Kabaralı pabuçlarıyla kaldırımı dövüyor, usta bir hallacın telinden çıkan tınılarla inletiyorlar taş zemini. 1950'li yılların müziği eşliğinde, Fransızcasıyla 'klaket', İngilizcesiyle 'step' yapıyorlar. Küçücük ayaklarıyla, damakları değil, sokağı şaklatıyor, eşsiz bir göz ve kulak ziyafeti çekiyorlar davetsiz konuklara.
Belli ki bir dans okulunun öğrencileri, ya da amatör bir tiyatro topluluğunun emekleme çağındaki o yarı aç, yarı tok, ama inançlı ve mutlu 'bohem'leri. Aralarından biri, en genci, dokunsan kırılacak zariflikte bir Japon kızı. Uzun siyah saçları, topuklarının temposunda uçuşuyor, ellerini çırptıkça kristal şıngırtıları duyuluyor.
Biliyorum, Türkiye'nin çoğunlukları unuttu kabaralı pabuçların ne olduğunu. Bizim ülkemizde, yoksul pabuç uçlarına çakılırdı, kabara. Kösele çabuk eskimesin diye, pabucun bir ön ucuna, bir de topuğuna. Atların nal demiri, babalarımızın kabaralı pabuçları vardı. Şak, şak diye değil, çıt çıt diye ses verirdi o adımlar ve çalmadan, çırpmadan kazanılmış iki kuruşun, alın terinin yere düşen tınılarıydılar.
Saint Germain Bulvarı'nda klaket yapıyor siyahlar içinde dört güzel kadın. Önlerindeki iki ekmek sepetine, herkes karınca, kararınca paralar bırakıyor alkışlar arasında. Az sonra o sepetleri alacaklar, teşekkür edip bizim demlendiğimiz Odeon Relais'sinde, yemeğe oturacaklar. Bu gecenin rızkı çıkmıştır, yarın yeni bir gün, yeni bir bereket getirir, kesin.
Fred Astaire ile Gene Kelly'nin heykelini dikmeye gerek yok. Onlar bu gencecik kadınların ve onların çocuklarının zarif ayaklarında, eklem yerlerinde, yani vücut belleklerinde hep yaşayacaklar, kabaralı pabuç 'step'leriyle Paris sokaklarını çınlatacaklar.
Birden Türkiye'ye gidiyor aklım. Vergi kaçakçılarının, bir günde dolarlarını binle katlayanların, sonradan görme politikacıların, çetecilerin, kumarbazların, hırsızların ve soysuzların, sahte sarışınların mikrofonuna 'Aaah' Gönül...' çekmelerini ve gönül yerine, göbek atmalarını anımsıyorum. Tüyü bitmemiş yetimin hakkını leşkerine indiren gönüllere, bence 'manda yüreği' denir. Gerçek insan yüreğinin derinliklerinde, belleğin incecik bir yerinde, kendi pabuçlarının olmasa bile, uzaklarda birinin kabara sesleri çınlar mutlaka. O çınlama unutulmaz. Unutulursa, insan olunmaz.