Rebetiko
Radikal · 6 Eylül 2000
Uzun yıllar önceydi. Bir elin parmakları gibi beş arkadaştılar. Erkeklerin saçları dökülüp göbekleri çıkmamış, kadınların saçları ağarıp göğüsleri pörsümemişti henüz. Hepsi sırım gibi yakışıklı, hepsi alımlı ve güzeldiler. Küskünlüklerin karıştırmadığı bir dostluğun, gamsız yazların adıydı Datça. Seheryeliydi kıpır kıpır Akdeniz sularını, halat gıcırtılarıyla inleyerek yarıyordu. Okşar gibi esiyordu rüzgâr. Pupa yelken, Rodos'a gidiyorlardı. Kadının içinde bir heyecan, bir ürkeklik. İlk kez Yunan toprağına ayak basacaktı. Rodos'un görkemli gölgesi belirdi ufukta. Kocaman bir taş parçasına benziyordu.
Gözlerini kapadı kadın. Gri üniforması ve atkuyruğu saçlarıyla, Harbiye'deki Fransız okulunun penceresinden bakarken gördü kendini. Okulun kapıları her zamankinden daha sıkı kapalıydı. Sörler, pencerelere yaklaşmalarını yasaklamışlardı. Ama o bakıyordu. Uğultu büyüyerek yaklaştı. 'Ya Taksim, ya ölüm!' diye bağırıyorlardı. Binlerceydiler. Okulun önüne gelince durdular. Pencerelere taş yağıyordu. 'Rum piçleri! Orospular!' diye haykırıyorlardı.
Oysa o bir asker kızıydı. Dededen oğula, sapına kadar asker bir ailenin kızı. O gün, Notre Dame De Sion Lisesi'nin camları ve tabelası, küçük, çelimsiz kızın da yüreğinde bir şeyler kırıldı.
Yer ışıklarının gök ışıklarına galebe çaldığı bir saatte girdiler güzelim Rodos Körfezi'ne. Ömründe ilk kez, Zeybekiko dansını o gece gördü, o gece Rum müziği dinledi kadın. Limanda düğün yapıyorlardı. Yaşlı ve yakışıklı bir Rodoslu, yaşlı ve güzel karısıyla, dizlerini vura vura dans etti o gece limanda. Kadın, "Böylesine güzel bir müziği ve dansı yaratan insanların hepsi kötü olamaz," diye düşündü ilk kez o gece.
Yıllar geçti aradan. Yunanlı ile Rum'u ayırt etmeyi öğrendi kadın. Madrid'de bir gece, İspanyol televizyonunun yayımladığı Rebetiko filmini, İspanyolca seyretti. Anadolu topraklarından
koparılıp Peleponez Yarımadası'na atılan Rumlar için ilk kez, hıçkıra hıçkıra ağladı.
O Rumlar ki, Türkiye'den Yunanlı piçleri diye kovulmuş, Yunanistan'da da Türk tohumu diye karşılanmışlar ve Peleponez'de İstanbul
mahalleleri, İzmir mahalleleri yaratmış, kendi kültürlerini beslemişlerdi.
'Toprak doğri...' diyen bir çığlıktır, Rebetiko. Bir daha kavuşulamayacak sevgilinin, yitirilen toprakların özlemidir. Türk ya da Rum, sizin, benim, Marmara'nın ve Ege'nindir.
Tarih ve talih, intikamını ağır alır. Bugün, Almanya'da ve Avrupa'da yaşayan milyonlarca Türk, artık ne Türkiyeli, ne de Avrupalı. Bizim de Rebetiko'muz var. Cunda'da yıkılmaya duran kiliseleri onarmış olsak, son Rumları kaçırmasak, Rebetiko'yu anlasak, belki böyle olmazdı.
Ve İstanbul sokakları, İzmir sokakları, mürteciler, ticaniler, magandalar ve terörist denilen çapulcularla dolmazdı. Anadolu topraklarının bizden önceki sahipleri, Rumlardı. Türkler geldi, Rumları sürdü. Bizi de birileri sürüyor şimdi. Adlarını koymayı size bırakıyorum. Bu toprak, bunları doğuruyor işte. Rebetiko şarkısında olduğu gibi: 'Toprak doğri...'
Bir halk, başka bir halk için ağlayabildiği ölçüde 'insan'dır. Hele ağladığı halk, düşman bellediği bir toplumsa. Türklerin, Rumları söküp attığı gibi, şimdi bizi önlerine katanların, arkamızdan ağlayacak kadar 'insan' olduklarını sanmıyorum.
İsteyen, istediği taşı atabilir. Tüm camlarım kırıldı artık. Rumlarını özledim, İstanbul'umun, İzmir'imin. Rumlarımı istiyorum.