Gazeteci, yazar, köşe yazarı Mine G. Kırıkkanat

Tüm gazete yazıları / 2000

Paris sokaklarında

Radikal · 10 Eylül 2000

Kahvenin tam karşısında, taştan bir mücevher gibi göğe yükselen Saint Germain Kilisesi. Arnavutkaldırımlarını süsleyen yeşillik tarhları, işlemeli döküm sokak lambaları. Yollardan akan araba ve bisiklet nehri. Grevlere rağmen yaşayan Paris. Bir zamanlar, 'Deux Magots' kahvesinin müşterileri magandalar değildi. Buralardan Jean Paul Sartre, Andre Breton, Giacometti, James Joyce gibileri geçti. Şimdi bu adları, şu mobil telefonundan 'Nuri'siyle görüşmek isteyen Türk hanıma saysam, Christian Dior, Chanel gibi lüks giyim mağazalarından söz ediyorum sanır, hemen gidip her gördüğünden iki çift almaya davranır.

Oysa Ernest Hemingway, çok sevdiği halde

sık gidemiyordu Deux Magots kahvesine.

Çünkü parası yoktu. Kitaplarında, "O zamanlar Paris'te yok denecek kadar az bir paraya çok

güzel yaşayabilirdiniz," diye yazmış Hemingway. Anlattığı yıllar 1921 ila 1926 arası,

yazarlık talimlerine başladığı ve parasının

azdan çok, 'yok' olduğu zamanlar. Karısı Hadley

ile akar suyu ve tuvaleti bulunmayan iki göz bir evde oturuyorlar. Boş mideyle, ileride yazacağı öyküleri düşünerek tüm Paris'i yayan dolaşıyor yazar. Bazen, karısına "Benim bir iş yemeğim

var," diye uyduruyor ve evdeki yiyeceği Hadley yesin diye, kendini kaldırımlara vuruyor. Ernest Hemingway'in o yıllarda, kendisini her gün

yazmak için koşulladığı dört sayfalık yazısından başka işi yok. Soluduğu hava kadar boş ve özgür. Dolaşmayı en çok sevdiği Saint Germain Mahallesi'ne gidebilmek için kilometrelerce yol yürüyor. Cebinde birkaç kuruş olduğu zamanlar, Saint Michel ile Soufflot caddelerinin birleştiği kavşakta çıtır çıtır kruasan eşliğinde, sıcacık bir 'cafe creme' ısmarlıyor kendisine. Olmadığı zamanlar, yemek kokularının yayıldığı meydanlardan geçmemeye dikkat ediyor.

"Öylesine güzel kokardı ki Paris kahveleri, yeterince doymayan karınları daha büyük bir

açlık duygusuna mahkûm ederlerdi," diye

yazıyor sonraları. Yemek yiyemediği günlerde, Ernest Hemingway'in en çok uğradığı yer, Luxembourg Parkı. Kestane ağaçları, oynayan çocuklar, dadılar ve havuzda yüzen kâğıt gemileri, mevsim renklerine göre seyrettiği yer. Hemingway, yıllar sonra bu parka oğlu David ile döndüğünde, kendisine park bekçileri görmeden nasıl güvercin avladığını, yaptığı sapanları anlatır. Büyük yazar, Paris'te bile avcıdır ve yaşamına, kapıya bağladığı bir av tüfeği ile son verecektir bir gün.

Paris'teki yıllarında, elbette yalnızca yürümez Hemingway. Karısı Hadley'le birlikte, kendileri

gibi Amerikalı ve 'akıl hocası' Gertrude Stein'a giderler sık sık. Ona gidemedikleri zamanlar, 'yiyeceği akla getiren her türlü kışkırtmadan uzak' bir kitapçı dükkânına, yine Amerikalı Sylvia Beach'e uğrarlar. Hemingway, bu dükkânda Turgenyev, Dostoyevski ile beslenir, ileride tanışacağı James Joyce'un yapıtlarıyla ilgilenir. Arada bir dayanamaz dev cüssesi, Lipp'de bir yemek yer, Deux Magots'da bir kahve içer. Derken, Seine Nehri'nin sağ yakasında ünlü Ritz Oteli'ni keşfeder Hemingway. Otelin müdürü Claude Roulet, o günleri şöyle anlatıyor: "Saatlerce içeride Hemingway. Oysa parası yoktu. Ama hiç olmazsa, ayda bir kez içebilmek için Ritz'te, at yarışlarında oynamaya başlamıştı. 1930'lu yıllarda geri geldiğinde, dilediğince yedi, içti. Otelimizde

krallar gibi yaşayacak kadar çok kazanıyordu."

İşte böyle yaşıyordu 'Paris Bir Bayramdır'ın yazarı, koskoca Ernest Hemingway, Paris'te. Bugünlerde, George Pompidou Kültür

Merkezi ya da diğer adıyla Beaubourg, Fransız başkentinden geçmiş ünlü yazarların güzergâhlarını gezdiriyor turistlere. Güzergâhlarını, barlarını

ve kahvelerini. Son düzenlenen gezi,

Hemingway'in ayak izleri üzerineydi.

Nuri Bey'in hanımının güzergâhını dolaştıracak değillerdi ya.