İhanet yangınları
Radikal · 11 Eylül 2000
Gün gelir anılar ve düşler birbirine karışır, insan yaşamında. Anılar güzelse, güzel düşlere dönüşürler. Kötüyse, karabasanlara.
Gün gelir, sadakat ihanetle örtüşür anılarda. Aldatılan tarih olur hep, takvimler silikleşir, gönül sesi hatırlanır yalnızca. Bazen ağlar gönül, bazen eğlenir, olaylar birbirine karışır, çoğu kez yanlış imgelerin sırtına binip uçar anılar. Independentia tankeri tam olarak ne zaman yanmıştı, artık anımsamıyorum. Ama ben o korkunç patlayışı, hep 12 Eylül 1980 darbesinin öncü sarsıntısı olarak hatırlayacağım.
Türkiye'nin kimi sağcı, kimi solcu, aslında hepsi paramiliter ve faşizan çeteler tarafından rehin alındığı yıllardı. Bir gün sağcı haydutlar kepenk indirtiyorlardı ülkeye, ertesi gün sözümona solcu örgütler. Silahlar konuşuyor, insanlar susuyordu. Sokakların kanunu, kanla yazılıyordu. Abdi İpekçi, yeni bir bilanço türü katmıştı gazete sayfalarına. Yaşanılan barbarlığı, Milliyet'in birinci sayfasında açtığı terör sütununda, ölü ve yaralı sayısını ilan ederek kaydediyordu tarihe. Bugün aynı kayıtlar, trafik canavarının kurbanları olarak geçiyor gazetelere.
Zaman, Türkiye'de işlenilen cinayet türlerini, katillerin ve maktüllerin kimliğini çeşitlendirdi. Öldüren ve ölenlerin sayısını değiştirmedi.
O yıllarda 'Papillon' diye anılan okulda öğretmenlik yapıyordum. Okul, Fransız diplomatik misyonlarının denetimi altında, yani Fransız toprakları sayılan büyükelçilik rezidansı içindeydi. Hocalar, öğrenciler, gazeteciler, yoldan geçenler, hedefini bulan ya da seken kurşunlarla beş bin kişi öldürüldü o yıllarda. Silaha sarılmayan ve taraf olmayan her insan, sabah evden çıkarken 'Akşam sağ dönebilecek miyim?' kuşkusu içindeydi. Independentia tankeri, Abdi İpekçi öldürülmeden önce mi patladı, yoksa sonra mı? Bilemiyorum artık. Önemi de kalmadı. Her gün yeni bir felakete ya da felaketle uyanıyorduk.
O gün, korkunç bir gürültüyle fırladık yataklarımızdan. Boğaz'ın iki yakasındaki binlerce pencere kırıldı. Terörle yatıp kalkmaya alışmıştık. Önce bomba sandık. Sonra bilinmedik güçte bir top atışı. Askeri darbe bekleniyordu. Askeri darbe, gün, ay ya da yıl, ama eninde sonunda an meselesiydi. Ordunun bu iç savaşa müdahale edeceği belliydi.
O gün, yine ya sağcılar ya da solcular, kepenk indirtmişlerdi İstanbul esnafına. Bir gün birileri, ertesi gün diğerleri, indirttikleri kepenk sayısıyla gövde gösterisi yapıyorlardı birbirlerine. Kim daha çok indirtirse, en etkili örgüt, çünkü en çok korkutmuş sayılıyordu. Ve bizim Fransız okulu, elbette ki kapanmıyordu. Her sabah titreye titreye, polis gözetimindeki kapıda minik öğrencilerimizi karşılıyorduk yine. Independentia'nın patladığı sabah, tonlarca cam kırığının üstünden geçerek gittik okula.
Independentia, aylarca yandı. Bağımsızlık adını taşıyan hurda tanker, aciz Türkiye'nin simgesi, terör altındaki İstanbul'un söndürülemeyen meşalesiydi.
Independentia'nın mazotu yanıyor, ülkenin dört bir yanındaki yangınlar 'ihanet' kokuyordu. Hainler vatansever, tüm ihanetler vatan içindi! Vatan için yanıp tutuşan her ele bir silah tutuşturuluyor, silahı olan her el bir ucundan yakıyordu yanıp tutuştuğu vatanı. Niçin haindi onlar ve niçin çoğunluktaydılar? Arkası çarşambaya...